Yıldız’ın kızları – Bölüm 13

Kamer önce Can, sonra Volkan ve son olarak da Güneş’in dönüşü ile kendini yeni doğmuş gibi hissediyordu artık. Farkında çok olmasa da sevdiği adamla evlenmişti çoktan. Nikah yapmışlar birlikte yaşıyorlar, birlikte uyuyorlardı ama Volkan o isteyene kadar elini sürmeyeceğine söz vermişti karısına. Kamer’in ihtiyacı olan şeydi bir yuvanın içinde olmak, güven duyacağı, ait olacağı ve aslında iki kızın da hiç sahip olamadıkları o sıcak yuvayı vermek istiyordu Volkan ona. Bir ay dolalı çok olmuş, o da Kamer gibi bir işte çalışmaya başlamıştı.

Can geleli de bir ay olmuştu neredeyse, çiftlikte Güneş’i alıp dönmesi için her şey hazırdı. Amcası ve yengesi onunla tanışmak için sabırsızlanıyorlardı. İş yerinden izin alamadığı için gelemediğini söylemişti Can. En kısa zamanda alıp getirecek ve tanıştıracaktı onlarla.

“Ya ablam hiç düzelmezse?” diye sormuştu Kamer, mesajlaştıkları zamanlardı daha, Volkan gelmemişti “Keşke öyle demeseydin!”

“Güneş her gün yeniden doğar Kamer, ablan da benim güneşim ve içimde her gün yeniden doğuyor. Ben ona inanıyorum. Kendi ile barışacak içinde, bu yaşanılanlar çok ağır olsa da aslında eksilmediğini sadece güçlendiğini anlayacak!”

“İnşallah!” diyebilmişti Kamer sadece o zaman ama şimdi Güneş gerçekten geri geliyordu yavaş yavaş. Henüz Can ile hiç karşılaşmamıştı ama Kamer ile konuşuyordu kısa kısa. Ret ettiği tedavi yeniden başlamıştı. Can eski patronu ile konuşup, askerden önce çalıştığı yere geri dönmüştü. Kamer ile Volkan’ın kavuşmalarından çok memnundu. En kısa zamanda Güneş ile nikah yapmanın hayalini kuruyordu o da.

İlk konuşmanın ardından iki ay sonra doktor Can’ın gelebileceğini söyledi Kamer’e, Güneş onunla yüzleşmeye hazırdı.

“Korkuyorum!” dedi Can odanın kapısına geldiklerinde Kamer’e

“Her zaman umutlu olan sendin, şimdi mi korkuyorsun gerçekten!”

“Evet şimdi korkuyorum, Güneş kendi ile barışacak diye umutluydum ve başardı ama bu beni geri isteyecek demek mi sence?”

“Sen onu istiyor musun?”

“Tabi ki istiyorum!”

“İyi içeride ona söyle o zaman!” diyerek kapıyı açtı Kamer, Güneş başını çevirip kardeşine baktı tam gülümsüyordu ki arkasında Can’ı görünce kaldı öylece.

“Abla ben kapıdayım!” dedi Kamer ve Can’ı kolundan içeri itip, kapattı kapıyı.

Güneş başını öne eğmiş, üzerindeki ince elbisenin eteğini doluyordu parmağına. Can sanki ayak sesleri odanın içinde kocaman yankılar yapacakmış gibi çekinerek geldi yanına. Güneş yatağın kenarında oturuyordu, onun yanına oturdu aralarındaki mesafeyi koruyarak. Güneş bakar mı diye bekledi ama Güneş başını kaldırmadı. Eline düşen damlayı gördü Can, biraz daha yaklaşıp, düşen damlayı sildi eliyle. Güneş korktuğu gibi bir tepki vermedi, damlaların devamı düşmeye başladı sadece. Kelimelerden korktuğu için ağzını açamıyordu Can ama dayanamadı sarıldı sevgilisine. Konuşmaya bile gerek yoktu belki, neyi konuşacaklardı. Nasıl olduğunu mu? Neyi düzeltirdi konuşmak? İhtiyaçları olan şey yorumlar, yargılar değildi ki? Birbirlerine ihtiyaçları vardı onların, sıcaklığa, duygulara, huzura ama kelimelere değil. Güneş Can’ın göğsüne değer değmez başı, katılarak ağlamaya başladı. Can daha sıkı sarıldı ona. Onun yanaklarından dökülenler de Güneş’in saçlarını ıslattı. Hiç bir şey konuşmadılar. Yarım saat sessizce ağladılar sadece. Kamer içeriden hiç ses gelmeyince kapıyı aralayıp baktı onlara, hallerini görünce kapıyı çekip aşağı indi. Bu gün içeri girmese de olurdu belli ki. Can ona ulaşmıştı belli ki. Sonraki yirmi gün Can her gün geldi elinde bir buket çiçekle, tek bir kelime konuşmadılar. Her gün bir buket çiçeği getirdiği vazoya koydu, Güneş’e sarıldı ve durdular öylece. Kamer onların aralarındaki elektriği bozmamak için Can’dan önce giriyordu içeriye. O çıkıyor ardından Can giriyordu. Volkan aşağıda bekliyordu karısını, sonra alıp dönüyordu eve.

Yirmi birinci gün Can onu yormamak için yanından kalkınca, “Gitme!” dedi Güneş. Tek bir kelime “Gitme!” Doktorun izni olduğu için Can’ın odada kalması için bir süre sınırı konmamıştı. Bu ilk kelimenin etkisi o kadar güçlüydü ki, sabaha kadar gidemedi Can. Tüm ilişkileri boyunca ilk kez uyudular birlikte, daha doğrusu Güneş uyudu, Can kalbi heyecanla çarparak o tek kelimelik cümlenin içinde yaşadı sabaha kadar “Gitme!”

Sabah işe gitmesi gerektiğinden Güneş’i sevgiyle bıraktı yastığına, baş ucuna bir not yazıp koydu.

“Geleceğim!”

Akşam geri geldiğinde not Güneş’in avucundaydı hâlâ. O akşamdan başlayarak yavaş yavaş ona hayattan anlatmaya başladı, dışarıda neler olduğundan. Çiftlikten ve onların geleceğinden bahsetmek istiyordu ama henüz korkuyordu o kadar ileri gitmeye. Güneş onu dinliyor ama yüzüne bakmıyordu henüz.

Kamer’de her geldiğinde Volkan’dan, onun Can ile yaptıklarından bahsediyordu. Volkan “Bizimle gelin!” diyordu Can’a, “Birlikte gidelim, orayı seversiniz!”

Güneş gülümsüyordu dinlerken ama yorum getirmiyordu. Doktorlar Can’ın gelişi ile Güneş’in daha çok yol kat ettiğini söylüyorlardı. Gülümseyerek tepki vermesi bile mucizeydi. Can’ın onunla kalmasına, ona dokunmasına izin veriyordu.

“Siz gidin artık beklemeyin!” dedi bir gün birden bire Kamer’e.

“Nereye gidelim?”

“Volkan ile işte, beklemeyin hayat akıp gidiyor!”

“Sen ne olacaksın?”

“Can var işte!”

“Var ama sen burada mı kalacaksın hep? Doktor istersen çıkabileceğini söylüyor, yani tedavin devam edecek tabi ama evden gelip gidebilirmişsin!”

“Ev!” dedi Güneş çarpık bir gülümsemeyle.

“Hayır orası değil tabi ki abla? Sattım dedim ya o evi! Bizim eve ya da yani istersen eğer Can’ın evine!”

“Sizin eviniz burası değil!”

“Senin evin neresi peki?”

Cevap vermedi bu soruya Güneş, “Sahi neresiydi onun evi?”

Sercan beyi görüyordu bir kaç gündür rüyalarında. Babası olduğu zamanlar bir evleri vardı ikisinin de. Böyle değildi hayatları, babaları yanlarında ve her güçlükte arkalarındaydı. Yatağa yattıklarında ertesi günlerden hiç korkmuyorlardı o zaman. Anneleri hasta da olsa, babaları hallederdi nasılsa. Yıldız hanımın zor günlerinde iş birliği yaparlardı babasıyla. Hiç gitmemişti karısını bırakıp. Bir erkek için en zor kadın modeli ile yaşamaya direniyordu kızlarıyla. Belki gitmek isteyip gidemiyordu da bir kazaya kurban olarak gidiverdi ellerinden, evlerinden. Onun çıkışı ile sanki sona erdi hikaye. Bir ev olmaktan çıkıp dört duvar oldu oturdukları ev. O kan parası denilen parayla aldı Yıldız hanım o artık önünden bile geçmek istemediği evi. Sercan bey hiç var olmamış gibi bir hayat başladı o evde. Babalarını özleyip, düşünmeye bile fırsat bulamadan yaşadılar. Nefes alıyoruz diye yaşadıklarını sandılar ya da. Çocukluktan çıkıp, yetişkin oldular o evde, gençlik nedir anlayamadılar. Kamer’i kurtarmaktı sonra tek düşüncesi Güneş’in, biri sağ çıkmalıydı bu savaştan. Sağ çıkmalıydı ki Güneş’i de kurtarabilsin. İkisi için tek kurtuluş birinin geride kalmasıydı artık. Can girmişti sonra hayatına, duyduğu en güzel isimdi sanki. Babasının adına benziyordu biraz da, Sercan, Can. Annesiz babasız büyümüş diye üzüldüğünü hatırlıyordu. Kendi halinden habersizlik böyle bir şeydi demek. Aslında kendinde hiç olmadığını anlıyordu şimdi. O Tahir pisliğinden sonra kendini kaybetmemişti o, ta babasının gidişinde kalmıştı ve hiç gelememiş, hiç kendi olamamıştı o andan sonra. Burada anlamıştı her şeyi, Kamer’in onu yeniden uyandırışından sonra. Doktorla konuşmuşlardı biraz.

Ta o zamanlarda kendini bulup geri gelmesi gerekiyordu. Kaybettiği Güneş’i babasının ölümünden sonra bulması, onu yeniden büyütmesi ve bu güne getirmesi gerekiyordu. Ancak o zaman tamamlanabilecekti.

(devam edecek)

Yorum bırakın