Yıldız’ın kızları – Bölüm 9

Elbette Yıldız’ın kızını görüp, düşündüklerini ve sonrasında yaptıklarını kimse bilmiyordu. Polis yukarıdan sonra aşağısı olduğunu fark edip, inince Güneş’i bulmuş. Onun yaşadığını anlayınca da ambulans alıp hemen hastaneye getirmişti. Böyle şeyler mahallede hızla duyulduğu içinde birileri Kamer’e ulaşmayı başarmış ve olanları anlatmıştı. Kamer telefonda yarım yamalak dinlediği şeyden iki lafı anlamıştı, ablası hastanede durumu iyi değildi ve annesi ölmüştü. Uzun süredir duymayı beklediği ikinci habere birincisinin etkisinden çıkamadığı için sevinememişti bile. Ablasının günlerce tecavüze ve işkenceye maruz kalmış olması, ayrıca aç ve susuz bırakılması onu da büyük bir şoka sokmuş, ablasının başında günlerce ağlamaktan başka bir şey yapamamıştı. Onu bırakıp gittiği için her şeyin kendi suçu olduğuna inanıyordu. Tahir ve annesini teşhis etmek için onu götürdüklerinde bayılmış ama ikisinin de kim olduklarını söyleyebilmişti. Tahir’in neden ve nasıl geri geldiğini bilmiyordu. Annesinin o kadar iyiyken nasıl adamı içeri almış olabileceğini de aklı almıyordu. Güneş neden bunlardan hiç bahsetmemişti, neden? Eğer bilse ablasını tek başına bırakmamak için hemen geri gelirdi oysa. Mezun olmasına ve hayallerine ulaşmalarına bu kadar az zaman kalmışken nasıl bu hale gelmişti her şey.

Güneş’in bedeninin ayağa kalkacak kadar toplanması uzun sürmüştü. Kamer o eve girmek istemediği için hiç gitmiyordu. Polisin evde işi bittikten sonra Güneş’in yanından kısacık ayrılıp, satmak istediklerini bir emlakçıyla konuştu. Ancak satıştan önce evin temizlenmesi gerekiyordu. Her taraf kan lekeleri ve pislik doluydu. Emlakçı satış fiyatından düşerek bu işleri halledebileceğini söyleyince Kamer hemen kabul etti. Emlakçı evden almak istediklerini alması için Kamer’e eve uğrayıp kontrol etmesini istediği için, istemeye istemeye eve döndü, alt kattan ortalığa çok bakmamaya çalışarak ablasının eşyalarını aldı, zaten çok bir şeyi yoktu, onun biriktirdiği paraları çekmecede görünce, başka bir şey var mı diye her yeri aradı. Alacaklarını aldıktan sonra hiç istemese de yukarı çıktı kapıdan girince yerdeki kan izleri midesini bulandırdı ve öğürerek dışarı çıktı, camlar günlerdir kapalı olduğundan evin için çok kötü kokuyordu, kapıyı açık bırakarak yeniden girdi ve önce hava alması için odaların camlarını açtı. Rüzgar içeride biraz dolaştıktan sonra annesinin yatak odasına girdi. Sadece çekmeceleri açtı bir şey bulamadı. Sonra annesinin kendine hobi odası gibi yaptığı yan odaya geçti. Tahir’i burada zehirlemiş, kendini de burada öldürmüştü. Yere bakmamaya çalıştı, bu odadan bir şey almasa da olacağına karar verip dönecekti ki, dağınık masanın üzerinde duran yirmi otuz tane zarfa takıldı gözü, hepsi açılmış zarfların içinde el yazısı ile yazılmış mektuplar görünüyordu. Kan lekelerine basmadan gidip aldı bir tanesini ve açtı,

“Sevgili Kamer,

Artık bana yazmak istemediğine eminim,….” diye başlayan mektubun girişini okuyunca gözü sonundaki imzaya takıldı “Seni hep seven Volkan”

“Volkan?” dedi şaşkınlıkla ve odanın halini unutup diğer mektuplara baktı aceleyle, hepsi Volkan’dan gelmişti. Hem de hepsi, annesi onların hepsini almış ve saklamıştı demek. Bilerek mi bırakmıştı buraya kendini öldürmeden? Başka hiç bir şeyi düşünmeden mektupları alıp çıktı evden, aşağıdan aldığı torbayı kapının dışında bırakmıştı, onu da alıp döndü hastaneye.

Güneş kendine gelmiş olsa da kimseyle konuşmuyor, gözlerini açmayı bile ret ediyordu hâlâ. Otobüsle hastaneye döndüğü için bir kaç mektubu yolda okumuştu Kamer ve göz yaşlarına boğulmuştu. Volkan onu hiç unutmamıştı. Cevap alamasa bile sürekli yazmaya devam etmişti.

“Güneş!” dedi ablasının yanına gelip, eline mektuplardan birini tutuyordu, “Volkan! Bana hep yazmış, mektupları buldum!” dedi gülmeyle ağlama arasında çıkmıştı sesi. Güneş onu duydu, günlerdir Can’ı düşünüyordu. Artık Can’ın hiç bir şeyi olamazdı, kapalı gözlerinden yaşlar yine aktı yanaklarına. Kamer kendi şoku içinde olduğundan ablasının ağladığını fark etmedi ve yatağın yanına oturup, tüm mektupları yüksek sesle okudu ablasına. Hem okudu, hem ağladı, Güneş’te onunla birlikte ağladı.

Volkan kaybettiğini düşünerek her mektubun sonuna adresini yazmıştı. Dil öğrenmişti, ilk yıl çok zor olmuştu ama annesi ve babasından hiç beklemediği bir destek görmüştü. Onları ne kadar özlediğini onlarla yeniden yaşamaya başlayınca anlamıştı. Üniversiteyi okuyup mutlaka gelecekti. Kamer’i bırakmaya niyeti yoktu.

“Şimdi beni unutmak istiyorsan bile, lütfen benimle bir kez daha karşılaşmadan evlenme!” yazmıştı son mektubunda. Bir yıl önce gelmişti son mektup.

Güneş’in hastaneden çıkış günü gelene kadar Kamer en az on kere okudu bütün mektupları baştan ve ablasına anlatıp, ağladı. Volkan’a yazmalıydı. Onu beklediğini, annesinin mektupları sakladığını, bu yüzden cevap veremediğini yazmalıydı. Güneş hiç cevap vermiyordu, bazen gözlerini açıp tavana bakıyor sonra yeniden kapatıyordu.

“Yaşamayı hakketmiyorum!” diyordu kendi kendine.

Can bakkalı aramış, Güneş’in başına gelenleri öğrenmişti, Kamer’e nasıl ulaşacağını bilmediği için bir arkadaşını aramış ve onu hastaneye onları bulmaya yollamıştı. Kamer Can’ın arkadaşını Güneş ile konuşturmak için odaya aldığında Güneş bağırıp çırpınmaya başlamış, çocukcağız korkuyla dışarı kaçmıştı. O güne kadar ağzını hiç açmayan Güneş avazı çıktığı kadar bağırıyordu, “Sakın! Can asla gelmesin asla! Onu göremem, sakın!”

Doktorlar iğne ile sakinleştirmişti onu, onca tedaviye rağmen Güneş’in ruh hali giderek kötüleştiği için hastane çıkışı bir rehabilitasyon merkezine gitmesi gerektiği sonucu çıkınca, hastaneden iki kıza üzülen bir doktor, tanıdığı aracılığı ile Güneş’e devlete ait iyi bir merkez ayarlamıştı. Bu arada Kamer’in kalacak yeri olmadığı için Can posta ile anahtarını hastaneye yollamış, bir de mektup yazmıştı. Onlara hastanede ulaşma şansı yoktu, Güneş için kaçmayı düşünüyordu ama sonra bunun kimseye faydası olmadığına karar vermişti. Onu bırakıp askere gittiği için çok pişmandı, alıp köye götürmüş olsa ve öyle askere gitse bunların hiç biri olmazdı diyordu. Kamer onun yazdıklarını okuyunca aynı suçluluk duygusu ile çok ağlamıştı. Anahtarı alıp, mektupta yazan adrese gitti. Can olmasa ablası merkeze yatırıldıktan sonra sokakta kalacağı için ona borçlanmıştı.

“Korkma!” yazmıştı Kamer’e, evde para sakladığı yeri tarif etmiş, onu habersiz bırakmamasını tembihlemişti. Tezkeresine altı ay kaldığını ve gelir gelmez ikisine de onun sahip çıkacağını, Güneş’ten asla vazgeçmeyeceğini söylüyordu.

Kamer bir kriz daha yaratmamak için biraz daha toparlanana kadar ablasına bundan hiç bahsetmemeye karar verdi. Can’ın olanların ne kadarını duyduğundan da emin değildi. Güneş rehabilitasyon merkezine gönderildiğinde artık hiç konuşmuyor sadece boş boş etrafına bakınıyordu. Can’ın gelip onu öyle bulma ihtimali, şuurunu iyice kapatmasına neden olmuştu. Ölmemişti ama ölmüş gibi yaşamayı seçmişti. Doktorlar öyle söylüyordu. Bir çeşit duygusal ve psikolojik intihar yaşıyordu içinde. Yaşamadığına kendini ikna etmeye çalışıyordu. Bazen nefesini tutuyordu bu yüzden ve yemek yemeyi ret ediyordu.

Kamer okula bir dilekçe yazıp, son sınavlara giremeyeceğini bildirdi. Ablasının başına gelenlerden sonra oraya dönmesi mümkün değildi. Güneş rehabilitasyon merkezinde bile olsa kafasını toplaması ya da onu bir kez daha burada tek başına bırakıp gitmesi mümkün değildi. Annesinin cenazesini kabul etmediği için devlet tarafından bilmediği bir yere defnedildi. Gidip bir de onun ölüsüyle uğraşacak değildi. Kendini öldürerek hepsine iyilik yapmıştı. Keşke Tahir’i eve almadan önce bu yöntemi denemiş olsaydı.

“Umuyorum babam seni orada bulmaz! Yoksa Güneş’e yaptıkların için cehenneme varamadan babam tarafından defalarca öldürüleceksin! Keşke seni gitmeden ben öldürmüş olsaydım! Keşke gidene kadar, cesaret gösteren olsaydım!”

(devam edecek)

Yorum bırakın