Kapağı açık kapla içeri girip, masanın üzerine bıraktı. Bütün evin içini sardı sıcak et ve pilavın kokusu, yutkundu. Üzerini değiştirdi, dolapta kendi yaptığı çorbadan vardı biraz, koku iyice karnını acıktırmıştı. Dolaptaki çorbayı ısıtmak için mutfak tarafına geçerken dayanamadı kaba takıldı gözü. Kapağı tam açıp kokladı. Karnı guruldadı, gerçekten de babası öldüğünden beri hiç et alıp yememişlerdi. Sercan bey eti severdi. Her hafta mutlaka bir et yemeği, bir de tavada kızarmış et yenirdi. Yıldız hanımın da iyi günleriydi onlar, harika yemekler yapardı. Çok marifetliydi gerçekten. Bu kaptaki yemeği o mu yaptı diye düşündü Güneş. Burnuna yaklaştırıp içine çekti kokuyu yine, sonra alıp mutfak tarafına geçti ve olduğu gibi çöpe boşaltıp, ağlayarak yıkadı ve bulaşıklığa kapattı kabını.
“Allah’ım sen yardım et!” diye iç geçirdikten sonra kendi yaptığı çorbayı ocağın üzerine koyup ısıttı ve dünden kalan bayat ekmekle yedi. Etin kokusu çöpten bile geliyordu kapağını açtıkça. Daha fazla bunu yaşamak istemediği için ağzını bağladı torbanın ve bahçeden dolanıp, büyük çöpe atıp, geri döndü. Bahçe terliklerini çıkarıp, aralık bıraktığı kapıdan içeri girince irkildi birden. Tahir hemen kapının arkasındaydı, o içeri girince eliyle kapıyı hızla itip kapattı, Güneş kapıyla onun bedeni arasında sıkışmıştı.
“Ne işin var burada?” dedi korkuyla
“Annen kabı almaya yolladı beni, yedin mi?”
“Kap orada işte!” diye başıyla açık mutfağın tezgahını gösterdi.
Kap Tahir’in umurunda değildi, “Beğendin mi bari? İstersen her gün yersin!” dedi yılışık yılışık ama her kelimede Güneş’i biraz daha kapıya sıkıştırıyordu.
İyice korkan Güneş sonunda toparlanıp bağırmaya başladı ve kollarıyla onu itmeyi denedi ama gücü yetmedi. Sesi dışarıdan duyulmasın diye Tahir onu çekip kanepeye fırlattı ve sonra üzerine atıldı.
“Haydi ama burada çok yalnızsın!” diyordu bir taraftan. Güneş çırpındıkça o daha sertleşti ve sonunda yüzüne patlattığı tokatla Güneş’in dünyası karanlığa gömüldü.
Kanepede öyle kaç saat kaldığını bilmiyordu. Gözlerini açtığında Tahir yoktu, üzerindeki kıyafetler parçalanmıştı, korkarak doğruldu ve kanepedeki kanı gördü.
“Yo! Lütfen olmamış olsun, lütfen!” diye ağlamaya başladı. Patlayan dudağından yeniden kan sızmaya başladı Burnundan da kan geldiği için başının düştüğü yer de olduğu gibi kan olmuştu.
Zorla ayağa kalkıp, banyoya koştu, aynada boynundaki ve vücudundaki diğer morlukları görünce olduğu yere yığılıp kaldı.
Yeniden gözlerini açtığında yine kanepedeydi, Tahir sırıtarak ona bakıyordu. Doğrulmaya çalıştı ama banyoda düşerken başını vurduğu için zonklama kalkmasına engel oldu.
“Defol buradan!” diye inledi, “Bana dokunma!”
“Çok geç!” dedi Tahir, “Masada et var! Karnını doyur bana lazımsın!”
“Aşağılık pislik!” der demez, yine bir tokat yedi ve kendinden geçti. Bir sonraki kendine gelişinde artık gözlerini açmaya korkuyordu, açmadı da, kanepede dizlerini karnına çekip öylece yattı gözleri sımsıkı kapalı. Bir kaç saat sonra Tahir yine geldi. Bu defa önce zorla getirdiği eti yedirmeye çalıştı, bir hayvanmış gibi acıyan dudağına bastırarak eti dişlerinin arasından içeri itmeye çalışıyordu.
“Direnmeyi bırakırsan hepimiz için daha iyi olacak!” diye hırladı. Güneş adamın ağzına zorla soktuğu eti tükürdü halıya, “Geberene kadar bana hizmet edersin o zaman, sonra da seni bir çukura atarım!” dedi hırsla ve bir kez daha Güneş’i hem dövdü, hem de istemediği şeylere zorlayıp, çekip gitti.
Güneş halının üzerinde, düştüğü yerden kalkamıyordu artık. Yukarıdan annesi ve Tahir’in bağırışları geliyordu.
Gözlerinden yaşlar akarak sabaha kadar düştüğü yerde kaldı. Artık her şey sona ermişti onun için, Kamer’in gelişi, Can’ın gelişi, köydeki o güzel hayat! Hepsi bitmişti. Şimdi bu yattığı yerde ölmek istiyordu sadece, kendini öldürmek, yok olmak, cehennemin en dibine gitmek istiyordu. Doğrulmak istiyor ama yapamıyordu. Kaburgaları sanki ciğerine batıyor gibi hissediyordu. Mutfağa kadar gidebilse kendini öldürmenin bir yolunu bulacaktı ama olmuyordu. Kaburgaları daha çok canını yakıp onu öldürsün diye zorladı. Bağıramadı bile ama canı çok yandı ve bir kez daha acıyla bağırdı. Günlerdir bir lokma yemek yemediği için artık vücudunun hiç direnci kalmamıştı. Kendinden geçmeden önce yukarıdan yine bağırışlar duydu.
Kapı kırılarak açıldığında Tahir’in geri geldiğini düşündü, aslında kendinde bile değildi ama o gürültüyü duymuş, korkuyla irkildiğini sansa da aslında sadece inleyebilmişti. Birden çok kişinin sesini duyuyor gibi geliyordu ama Tahir’in iğrenç dokunuşları başlayınca bir anda çırpınmaya başladı.
“Sıkı tutun!” dedi biri ve anlayamadığı bir gevşeklik yayıldı vücuduna ve son çırpınış sona erdi.
Gözlerini tam açacakken durdu yine, hâlâ düşünebildiğine göre ölmemişti.
“Allah’ım al canımı! ” dedi içinden ve derin bir iç çekti, kaburgalarına hafif bir acı oldu.
“Abla?” dedi tanıdığı bir ses, korkuyla açtı gözlerini.
“Kamer?”
“Abla beni duyuyor musun?”
“Kamer?” diyordu ama niyeyse Kamer onu duymuyordu.
“Doktor! Hemşire! Uyandı!” diyerek koridora fırladı Kamer, tam beş gündür ablasının başında uyanmasını bekliyordu. Onu aradıklarında hastaneye getirmişlerdi. O biletini ayarlayıp gelene kadar neredeyse on saat geçmişti, o andan itibaren de bir an olsun ayrılmamıştı ablasının başından. Bir arkadaşından borç almıştı bilet için. Yol boyunca ablası da öldü ama ona söylemediler sandığı için ağladı durdu. Sonra onun halini görüp, başına gelenleri duyunca daha da çok ağladı.
Hemşire gelip, Güneş’in gözlerini açtığını görünce, “Merhaba!” dedi gülümseyerek, Kamer hemşirenin hemen arkasından ablasına bakıyordu. Olanları hatırlayınca onların yüzüne bakamayacağını anladı Güneş hemen gözlerini kapadı. Yanaklarından yaşlar inmeye başlayınca hemşire yavaşça eğilip, “Güvendesiniz! Gözlerinizi açabilirsiniz!” dedi ama başını diğer yana çevirdi.
Hemşire dönüp Kamer’e gülümsedi ve geleceğini söyleyerek çıktı odadan.
“Abla?” dedi Kamer yeniden Güneş’in yanına gelerek, elini tuttu. Güneş bu eli hissedince daha çok ağlamaya başladı ama açmadı gözlerini. Sarsıldıkça ciğer acıyordu, hatırladıkça ise yanıyordu içi.
Tahir en son aşağı indiğinde Yıldız’da peşinden gelmişti, ona kızını biraz korkutmasını söylemişti, böylece elindeki paradan onlara verecekti, Tahir olmadığı zamanlar aç ve sigarasız kalmaktan yorulmuştu. Zaten fırsat kollayan Tahir bu fırsatı kaçıracak değildi, Yıldız’ın gözünün önünden ayrılmak kolay olmadığı için o evdeyken, aşağı inip Güneş’e eziyet ediyor, sonra da çıkıp annesine onu korkuttuğunu söylüyordu. Her geldiğinde üzeri başı dağılmış olunca Yıldız Tahir’in söylediğinden fazlasını yaptığından şüphelenmeye başladı. Zaten aklı başında olmadığı için düşündüğü kızına zarar gelmiş olması değil de Tahir’in onu kızıyla aldatıyor olduğuydu. O yüzden son inişinde peşinden inmişti, içeriden gelen sesleri duyunca kapının önünde beklemiş, Tahir çıkmak için kapıyı açınca da yerde şuursuz yatan kızını görmüştü, o an düşündüğü şey aldatılmak değildi.
Tahir “Ne işin var burada?” diye kolundan çekmiş, Güneş’in kapısını kapatıp, onu yukarı kadar sürüklemişti. Yıldız gördüğü şeyin ne olduğunu anladığı için sessiz kalmıştı, sessizliği kabullendiği anlamına gelmiyordu. Tahir’e çok iyi davranıp, evdeki bütün ilaçları ona verdiği yemeğin içine boşaltmış, adamın saatlerce kıvranarak ölüşünü izlemişti. Sonra da onu yirmi kere bıçaklayıp, bıçağı en son kendine saplamış ve Tahir’in cansız bedeninin yanında kan kaybından ölmüştü. Bütün bunları yaparken sokak kapısını sonuna kadar açık bıraktığı için gelen geçen meraklanıp eve girmiş ve ikisinin cesedini görünce hemen polise haber vermişlerdi.
(devam edecek)