Dilek akşama kadar patronuna ve Gediz’e ne anlatıp ne anlatmaması gerektiğini tarttı durdu. Düzgün bir aile ortamından gelmemek dışında bir kabahati yoktu. Mefaret hanımın evine zorla konmamıştı, kimseye onun aklına uyup kızıyım diye yalan söylememişti. Kendi hikayesini anlatırsa konu eninde sonunda Mefaret hanıma gelecekti ve o zaman Hatice hanımın kızının gerçekte ne iş yaptığı ve bu evi nasıl aldığı ortaya çıkacaktı. Yok bunu anlatmayım dese, bu hikayenin içinde bu evi alacak parayı nereden bulduğunu açıklamak ve yalan söylemek zorunda kalacaktı. Öyle bir ortamda bunca parayı toplamak için namuslu bir yapmış olabileceği de kimsenin aklına yatmayacaktı tabi. Farkında olmadan ofladı durdu bütün gün. Kendi dünyasına çekilip sessizce işini yaptığı için Ertan bey de ona ilişmedi ama yok dese de içinde bir şeylerin yolunda gitmediği gün gibi açıktı. Dükkanı kapatırlarken, “Dilek Asuman’la konuşmak ister misin?” diye sordu. Dilek, Ertan beyin önce neden karısı ile konuşmak isteyip, istemediğini sormasını anlayamadı ama sonra onun yüzüne bakınca bir erkekle konuşamayacağını bir konu olduğunu sandığını anladı.
“Biraz aklımı toparlayayım sizlere anlatacağım!” dedi Dilek çekingen bir sesle.
“Tamam, bak biz artık aile olduk burada! Ayrıca benim en iyi çalışanım sensin. Bir sıkıntın varsa elimden geleni yaparım!”
“Biliyorum Ertan bey teşekkür ederim!” dedi ve hızla eve doğru yürümeye başladı. Aslında ortada saklayacak bir şeyi yokken böyle davranması her şeyi daha da kötü bir duruma sokuyordu.
“Mefaret abla sen söyle ne yapayım?” dedi yürürken karanlık gökyüzüne bakıp, “Başından belliydi değil mi aslında her şeyi annem beni o eve bıraktıktan sonra olanlardan kaçışım mümkün değil. Annemle mi, kendimle barışmalıyım hiç emin değilim?”
Sahil tarafındaki yolda yürürken, kayaların üzerine oturup birbirlerine sarılmış çiftleri gördü. Derin bir iç çekti, Gediz’e olan duygularının artık farkındaydı ama Gediz’in onu istememek için çok sebebi vardı. Geçmişi olamasa bile şimdiki hali bile ona layık değildi ki. Keriman hanım oğlunun okulunu dışarıdan bitirmeye çalışan ve bir kafede garsonluk yapan kızla evlenmesini ister miydi? Melih’in annesi şube müdürüydü bir bankada.
“Neyin muhasebesi o zaman bu yaptığım?” dedi kendi kendine. Eve yaklaşınca içeri girmek istemediğini düşündü ve her zaman üzerine çıkmaya korktuğu o kayalın üzerine oturup denize bakmak istedi. Aslında evin hemen önüne gelmişti. Yine de karşıya geçip, apartmana girmek yerine kayalıklara doğru yürüdü. Deniz sokak lambalarının ışığı ile aydınlanmıştı. Dikkatli adımlarla kayalıklardan önceki kısa duvarı aştı, sonra dikkatlice ilk kayanın üzerinde ayağını koyacak bir yer buldu. Sonra bir adım daha atarak büyük kayanın üzerinden bir sonrakine geçti. Tam olarak ayakta durmaya korktuğu için yarı oturarak yapıyordu tüm bunları. Sonunda denize e yakın kayanın üzerine geldi. Gecenin on birinde bunu yaparken, kendine karşı bir zafer kazandığını hissetti nedense, korkularının üzerine gitmesi gerekiyordu belki de! Birden cesaretlendi ve ayağa kalktı. Kayanın en ucundan denize doğru baktı ve “İşte buradayım!” dedi coşkuyla, “Korkmuyorum gördün mü?” diyerek ellerini kaldırdığı sırada, birisi onu arkadan sertçe yaalayıp kendine çekti.
“Dur ne yapıyorsun?”
Zaten yarı cesaretle durduğu kayanın üzerinden aniden çekiliverince, dengesi bozuldu onu çekenin üzerine doğru yığılı verdi ve başı onu çeken gölgenin sert çenesine çarpınca “Ah!” diye inledi. Alnında keskin bir acı vardı, biri onu sımsıkı yakalamış kendine çekmeye devam ediyordu. Alnından gözüne akan kanı başını kaldırıp, bunu kimin yaptığını anlamak için kaldırınca fark etti. Sokak lambasının ışığı onu dengede tutmak içi uğraşırken bir yandan kanayan alnına endişeyle bakan yüzü aydınlattı.
“Gediz?” dedi inler gibi bir sesle.
“Ne yapıyorsun sen böyle? Ya burada olmasaydım?” dedi Gediz endişeli ve yüksek bir tonlamayla, “Hay Allah, alnın kanıyor!” dedi ve gömleğinin kolu ile Dilek’in alnındaki kanı silmeye çalıştı, “Çok acıyor mu?”
“Hayır! Hayır! İyiyim ben!” dedi Dilek, o da sersemlemişti.
Gediz dikkatlice ama sımsıkı tutarak onu yeniden kaldırıma götürdü, “Haydi gel bir hastaneye gidelim belki dikiş gerekiyordur, arabam şurada!”
“İyiyim ben!” dedi Dilek, gülse mi ağlasa mı bilemiyordu, onu gördüğüne çok sevinmişti aslında, gerçi neden orada olduğunu, ne yaptığını hiç anlamamıştı ama az önce onun kollarında olmak hoşuna gitmişti, hatta şimdiki tatlı endişesi bile çok güzeldi.
“Anneme çıkalım o zaman bakalım şu alnına ha?”
“Keriman hanım uyumuştur bu saate!” dedi Dilek onun dairesine bakarak, gerçekten de ışıkları yanmıyordu evin.
“Sert çektiğim için üzgünüm ama çok korkuttun beni? Değer mi söylesene? Ne yaşıyorsan söyle halledelim beraber?”
Dilek o zaman onun kenara kadar gidip kendini denize atacağını sandığını anladı. Ağzını açtı ama bir şey diyemedi bir anda gülmeye başlayınca, Gediz de affalladı.
“Ne oluyor, komik bir şey mi söyledim? Ne oldu sana böyle?” dedikten sonra bir parça daha akmış olan kanı yine sildi göleğinin koluyla. Gömleğin kolu ve manşeti olduğu gibi Dilek’in kanına bulanmıştı.
“Ben sadece denize bakıyordum!” dedi Dilek toparlanarak, “Kendimi atmayacaktım!”
“Aman sen dedin ki! ‘Korkmuyorum!'”
“Ben bunca zamandır ilk kez o son kayaya gidebildim çünkü, daha doğrusu kayaların üzerine çıkmaya korkuyordum. Denize söyledim sanırım o anda heyecanla!”
“Ah kendimi aptal gibi hissediyorum şu an!” diyerek bu defa Gediz gülmeye başladı, “Sen bu gün kafede öyle kötü olup anlatamayınca ben sandım ki, yani baş edemiyorsun sandım işte! Aslında iyi olup olmadığını merak ettiğim için gelmiştim. Yani ben Ertan bey yanlış anlasın istemediğim için evin önünde beklemeye karar verdim! Seni de öyle kayaların ucuna gider görünce paniğe kapıldım!”
Dilek’te gülmeye başlayınca ikisi sokak lambasının altında bir durdular öyle, Gediz hâlâ Dilek’i sımsıkı tutuyordu kollarından. Fark edince yavaşça bıraktı, “Gerçekten çok özür dilerim! Bir de yaraladım seni! Güya kurtarıyordum!”
Dilek gülümsedi sevgiyle “Burada olmana sevindim! Kurtarılmaya pek alışık değilim sanırım!”
“İyisin değil mi? Yani biraz kanıyor hâlâ?”
“Evde var bir şeyler sürerim, senin de kolun kan içinde kaldı?”
“Sorun değil, aynı gömlekten üç tane var! Biraz dar kafalıyım sanırım.”
Dilek yine gülümsedi.
“Haydi gel seni karşıya geçireyim o zaman, başın falan dönmüyor değil mi?”
“Yok dönmüyor!”
“Aslında ben senin keyfini bozdum değil mi? Sen yani, demin orada denize bakmak istiyordun!” dedi sonra birden bire.
“Evet!” dedi Dilek, “Ama keyfimi bozmadın, anlık bir duygu seliydi sadece!”
“Haydi gel!” dedi Gediz birden onun elini tuttu ve kayalıklara döndü yeniden, Dilek’in neredeyse kalbi dışarı fırlayacaktı heyecandan. Gediz onu dikkatlice duvarı aşırttı ve elini hiç bırakmadan kayaların üzerinden denizin yakınındaki en son kayaya getirdi. Dilek o kadar heyecanlıydı ki Gediz’in elini sımsıkı tutuyordu.
“Şimdi güvendesin! İstediğin kadar bakabilirsin” dedi Gediz sesi o kadar yumuşak çıkmıştı ki Dilek bu sesin içindeki bütün sevgiyi bir anda duyduğunu hissetti, karşılıksız değildi duyguları. Bir anda ayakları yerden kesilmiş gibi hissedince dengesini kaybetti Gediz ani bir hareketle belinden tuttu onu bu sefer.
“Tamam tuttum, başın mı döndü yoksa?” dedi alnını kontrol ederek, “Dişime geldi sanırım alnın az önce? Tamamen benim hatam çık sert çektim seni korkuyla!”
İkisi birbirine o kadar yakın duruyorlardı ki şimdi Dilek nefes alamıyordu, “İyiyim!” dedi zorla, “Hiç olmadığım kadar iyiyim!” demek istiyordu ama cesaret edemedi.
(devam edecek)