En azından tanıştım diyordu Melih, kendi kendine. Balkonda gördüğü kişinin o olduğundan emindi zaten. Konuşamamışlardı, neden cenazeye bile gelmediğini de soramamıştı ama babaannesi artık onun hayal gördüğünü iddia edemezdi. Gidip konuşmuştu işte.
Pazartesi günü sabah erkenden okula gitti, akşam döndüğünde babaannesi ile biraz yürüyüş yapacaklardı. Keriman hanımın dizleri ağrıdığı için doktor ona yürüyüş vermişti, o da kaldırımdan inmeden babaannesinin yanında kaykayına binecekti. Anlaşmaları böyleydi.
“Belki ona bahsederim Dilek abladan!” diyordu kendi kendine, “O zaman anlar gerçekten onu gördüğümü!”
Dilek iki gün girdiği sınavların stresi ve uzun zamandır dinlenmemiş olduğu için mışıl mışıl uyudu o sabah. Gözlerini açtığında neredeyse öğlen olmuştu. Evde bir şey olmadığı için kalkıp markete gitmesi gerekiyordu ama üşendi. Geçen hafta akşam acıkınca yemek için aldığı bisküvi paketinden kalanları buldu. Bir de çay demledi. Balkonun gölgesine oturup, denizi seyrederek bisküvileri kemirdi. Her denize baktığında böyle bir evde oturduğuna inanamıyordu. Kış gelse bile bu balkonda bir şekilde çıkardı herhalde. Kışın denizin nasıl görüneceğini düşündü bir süre, sonra içeri girip biraz daha uzanmaya karar verdi. Sınav iyi geçince üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Bir iki saat daha uzandıktan sonra miskinlik çöktüğü için rahatsız oldu, kalkıp bir duş aldı ve akşam kendine bir şeyler hazırlamak için markete gitmeye karar verdi. Burada saklanması gerekmediği için kasket takmıyor, kafede olmadığı zamanlarda da özlediği için saçlarını açıyordu. Eskiden saçlarını Mefaret ablası kestiği ve aylardır makas görmediği için iyice uzamışlardı ama çalışırken zaten topladığı için sorun etmiyordu. Deniz kenarında yürümek için karşıya geçti. Yol boyunca yayalar için bir sahil yolu düşünülmüştü. Sahil yolunun denize birleşeceği yerde kocaman kocaman taşlar vardı. Bazı zamanlar burada oturup balık tutanlar veya denize bakanlar olduğunu görmüştü ama o kadar yakına gitmeye düşerim diye cesaret edemiyordu. Yüzme bilmediği için denize ancak uzaktan bakmayı seviyordu. İçine girmek şimdilik onun için korkutucu bir düşünceydi.
Uçuşan saçlarını rüzgara bırakarak yürümeye başladı. Ara sıra yüzüne geldiği için eliyle düzeltiyordu. Böyle olunca bir an için kendini Türk filmlerindeki kadınlar gibi hissetmişti. Belki de öyle kocaman bir şapka alabilirdi kendine sonra. Mefaret ablanın beyaz hasır şapkasını hatırladı. Onu getirmemişti aklına gelip, ona benzeyen bir tane bulurdu mutlaka. Gülizar sızmışken ikisi Türk filmleri seyrederlerdi beraber. Kötü karakterlerce kötü yola düşen kadınları görünce ağlardı Mefaret abla, hep de şarkıcı olurlardı pavyona düşenler.
“Kızım nerede böyle kalite ya!” derdi Mefaret abla, film bunlar.
Gözleri doldu onu düşününce, döndü denize karşı durdu biraz.
“Babaanne işte bak bu o!” diyen çocuğun sesini, kendi aklınca ünlü film yıldızına rastlayan çocuk karakterin sesi gibi düşündü. Kendi kendine gülümserken, çocuk ve babaannesinin yanına geldiklerini fark edince, toparlandı.
“Dilek abla beni hatırladın mı?” dedi Melih.
“Merhaba Melih!” dedi Dilek şaşkınlıkla.
“Bak Dilek abla bu benim babaannem!”
“Merhaba efendim!”
“Merhaba kızım, Melih kafayı sana taktı kusura bakma! Sen Hatice hanımın evinde mi oturuyorsun?”
“Evet!”
“Gördün mü babaanne sana söyledim!”
“Hay Allah!” dedi Keriman hanım torununa bakarak, “Kızım bu çocuk seni Hatice hanımın kızı sanmış ama sen pek gençsin maşallah! Kiracı falan mısın? Ayıp bir şey sorduğum ama yakamı bırakmıyor!” dedi bu kez kendi merakını da yenmek için mecburen torunun merakını öne sürmüştü.
“Değilim!” dedi Dilek kibarca.
“Kiracı mı değilsin, Hatice hanımın kızı mı değilsin?”
“İkisi de değilim!”
“Ha satın aldın o zaman!”
“Evet satın aldım!” dedi Dilek, en doğrusu böyle söylemekti zaten.
“Güle güle otur o halde! Gördün mü Melih, ablan Hatice hanımın kızı değilmiş! Artık rahatsız etmeyelim istersen!”
Melih suratın astı birden, “Ben o evde büyüdüm sayılır! Neden sattı ki hain kızı hiç gelmedi de zaten annesini görmeye!”
“Oğlum bunlar Dilek hanımın derdi mi Allah Allah! Sahi niye sattı evi biliyor musunuz?”
“Yok ben emlakçıdan aldım evi!”
“İlan da görmedik ama demek oradan ayarladı ilan verdi! Yazık Hatice hanı iyi bir kadıncı, evi de temiz paktır!”
“Evet eşyalı aldım zaten!”
“Ben gelebilir miyim size?” dedi Melih pat diye.
“Melih!?” dedi babaannesi çocuğun kolunu tutarak ama Dilek’i sevmişti Keriman hanım.
“Şey isterseniz buyurun bir kahve için!” deyiverdi Dilek. O da Melih’i sevmişti.
“Şey olmasın size!” dedi Keriman hanım zaten canı sıkıldığı için komşu gezmesini pek severdi.
“Yok olmaz da ben markete gidiyordum, izniniz olursa bir koşu gidip geleyim. Sizi burada bulurum!” dedi Dilek nazikçe, kahveye çağırmıştı ama evde kahve yoktu ki.
“Tamam!” dedi Melih hemen, “Bekleriz değil mi babaanne?” dedi boş bankı göstererek.
“Hemen geliyorum!” diyerek döndü Dilek yürümeye başladı ama bir an için bu olay nasıl bu hale gelmiş ve onları eve kahveye çağırmıştı, anlayamadı, “Neyse canım evi satın aldım dedim artık bir açıklama yağmama gerek yok bir yaşlı kadın ve bir torunu nihayetinde!” dedi sonra gülümseyerek. Yeni hayatındaki ilk mahalle arkadaşları oluyordu onlar. Marketten yine arayarak bir kahve, bir ekmek, bir de Melih için gazoz aldı ve hızlı adımlarla döndü geri. Birlikte eve çıktılar.
Keriman hanım daha önce de sohbete geldiği evi hiç değişmemiş görünce şaşırdı iyice.
“Vallahi kızı korumamış ama siz kadıncağızın evini olduğu gibi korumuşsunuz! Hayret!” dedi boş bulunup, “Çok iyi insandı rahmetli Melih buradayken gelirdim ben de sık sık kahvesini içerdim. Vefasız kızı vardı işte garibin. Tek başına öldü gitti buralarda!”
Dilek bir şey söylemek isterdi ama Mefaret ablanın durumunu açık edemeyeceği için gülümsedi nazikçe ve izin isteyip kahve yapmak için mutfağa geçti. En son dayısına kahve yapmıştı cezvede, kafede her şeyin makinası vardı. Gülizar hiç sevmezdi kahve kokusunu. Adamcağız elden ayaktan düşünce almamıştı kahvesini de zaten. Güzelce suyu ve kahveyi tepsiye koyup geldi salona yeniden.
Melih onun ders kitaplarını masada görmüş onları karıştırıyordu.
“Öğretmen misin Dilek abla?” diye sordu hemen.
“Yok, dışarıdan bitiriyorum okulumu, hafta sonu sınavlarım vardı!”
“Ya?” dedi Keriman hanım yine şaşkın şaşkın, “Lise mi?”
“Yok ortaokul!”
“Ben de seneye gideceğim ortaokula!”
“Okutmadılar mı kızım seni?” diye sordu Keriman hanım kızı hem sevmiş, hem de iyice merak etmişti.
“Kısmet olmadı uzun hikaye!” dedi Dilek.
“Annen baban hayattalar mı?”
“Yok değiller!”
“Allah rahmet eylesin. Zordur annesi, babasız olmak. Kardeşin falan?”
“Yok!”
“Evli de değilsin?”
“Yok efendim değilim!”
“Hay Allah! Kızım bu yaşta sahipsiz kaldın, bir de kendini mi yetiştirmeye çalışıyorsun! Bravo!”
“Elimden geleni yapıyorum!” dedi Dilek önüne bakarak, bu evi nasıl aldın diyecek diye korktu Keriman hanım ama sormadı bir şey. Kızın haline üzülünce konuyu yeniden Hatice hanım ve kızına getirdi.
“İşte kimi böyle senin gibi anaya babaya hasret, kimi de evladına hasret gidiyor böyle, ölüsüne bile gelmiyor evladı. Bu evin kısmeti de buymuş demek ki!”
“Vardır mutlaka bir manisi, yoksa insan annesini bırakır mı öyle!” dedi Dilek, Mefaret ablasının ne kadar üzüldüğünü en yakından o biliyordu, sessiz kalmak içine sinmemişti.
“Tabi orasını Allah bilir, günaha girmeyelim. Rahmetli hiç kötülemezdi kızını, bu evi ona aldığını söyler dua ederdi! Kısmet işi bunlar! Bak bu vesileyle seni tanıştırdı bize değil mi? Maşallah pek de tatlısın!”
(devam edecek)