Başından belli – Bölüm 6

Ablasının tembih ettiği gibi günlerce görünmedi kimseye, akşam evde yanan ışık dışında o evde bir yaşam belirtisi göstermedi. Birileri gelip kapıyı çalacak da “Sen kimsin?” diyecek diye geriliyordu içten içe. Hoş kimseye hesap vermesi gerekmiyordu artık, evin tapusu vardı üzerine. Yine de ben Hatice hanımın kızıyım demeye gönlü de dili de varmazdı onun. Şu nur dolu evden göçüp gitmiş Hatice hanımın, melek kalpli ablasının hatırasına konamazdı öylece. İki kere sabah erkenden çıkmış, o kocaman markette aradıklarını zor bulmuştu. Ne zengin bir yerdi orası öyle, raflar ağzına kadar çoğunun ne olduğunu bilmediği bin bir çeşitle doluydu. O bildiklerini bulana kadar akla karayı seçmişti. Evin tek odasında Hatice hanımın eşyalarını güzelce çıkarmış, toparlamıştı. Zaten bir şey de yoktu. Kıyafetler veya özel eşyalar alınmıştı, sadece bir kaç kişisel eşya ile kolonya şişeleri vardı. Gardırop boş olduğu için çantaları bir köşesine koydu. Bedenleri pek eş olmasa da bir kaç kıyafet ayırtmıştı Mefaret abla ona. Dilek tulum dışında bir şey giyip çıkmadığı için üzerinde başında öyle fazla bir şey yoktu. Alacak zamanı da parası da olmamıştı zaten. Mefaret hanım ona makyaj malzemeleri, parfüm, takılar, elbiseler hazırlatmıştı.

“Kendin alana kadar kullan! Sonra da kaldır at, sakın ola ki bir çöpü saklama! Her eşyanın anısı olur, sana bulaşmasın hiç biri! Sirkeli sularla yıka her şeyi evde, sil süpür!”

“Niye sirke ile abla?”

“Kızım sen dediğimi yap! Soru sorma, yaptığımı da yapma!” diye gülmüştü sonra.

Hayatının en güzel anıları onunla olduğu ve bu evde onun hatırası olduğu için aklından hiç çıkmadı günlerce Mefaret hanım. Sonunda kendini iyi hissedince, çıktı evden ve iş aramaya koyuldu. Cadde boyunca dükkanlar ve restoranlar vardı. Bir kaçının camekanında yazan ilanlar için girdi içlerine. Sonunda gençlerin uğradığı bir kafede garson olarak iş buldu. Maaş azdı, sigorta yoktu o yüzden tecrübe aramıyorlardı. Sabah on, akşam on çalışacaktı, hafta da bir gün izinliydi. Mutlu mutlu eve geldi.

Bu arada Hatice hanım sağlığında yan binada oturan bir ailenin çocuğuna bakmıştı. Çocuk okula başladığı için ölmeden bir kaç yıl önce ayrılmıştı oradan. Ancak yakın oturduklarından aile de Hatice hanımı çok sevdiğinden görüşmeye devam etmişlerdi. Melih şimdi dokuz yaşındaydı. Kendi torun göremeyen Hatice hanım Melih’i kendi torunu gibi bakıp büyütmüştü. Mefaret hanımın bundan haberi olmadığı için, Dilek’e de bundan hiç bahsetmemişti.

Melih bir kaç akşam Hatice hanımın evinde ışık görünce tedirgin olmuş, hemen babasına söylemişti. Okuldan eve geldiğinde ev boş olduğundan babaannesi ile duruyordu. Babaanne de iki bina ötede oturuyordu zaten. Oğlu ile kızı çalıştığından Melih okuldan gelince ona gidiyordu. Gelinini huzursuz etmemek için onların evine geçmek istememişti. Anahtarları olduğu için Melih’in bir ihtiyacı olursa girip alıp, çıkıyorlardı. Onda da mutlaka gelinini arayıp bilgi veriyordu. Çocuk bakacak hali de yoktu aslında ama Hatice hanıma alışan Melih, onunla iyi anlaşınca mecbur kalmıştı. Hatice hanımı o da çok severdi. Melih ile onlar evdeyken uğrar kahve içip, sohbet ederlerdi. Onun yurt dışındaki kızını dinlerdi uzun uzun, o da kendi ile ilgili anılar paylaşırdı.

Melih, Hatice hanımın evindeki ışığı fark edince hepsi merak ettiler kimin geldiğini.

“Babaanne gidip bakalım mı ne olur?” diye tutturdu Melih.

“Oğlum belki evi satmıştır Hatice teyzenin kızı, yurt dışındaydı unuttun mu?” dese de Keriman hanım torununa bir türlü laf anlatamadı.

Sonunda babası da “Olmaz oğlum ayıp, insanların kapısına gidilmez deyince Melih’in suratı iyice asıldı. Dilek zaten görünmez bir şekilde yaşamaya özen gösterdiği için gelip geçerken baksalar da kimseyi göremediler uzun süre. Kafe kapandıktan sonra ancak on buçuk gibi eve gelebilen Dilek’in ışıkları da Melih uyuduktan sonra yanmaya başladı. Oğlu ile gelinine söylemese de Keriman hanım da merak ediyordu evde kimin yaşadığını. O da aynı Melih gibi evin önünden geçip giderken gözünü balkona dikiyordu. Dilek balkonun en gölge yerine koyduğu sandalyede oturup, güneşliğin birini de indirdiği için, orada olsa bile dışarıdan hiç görünmüyordu. Bina görevlisi bir kaç kez kapıya gelmiş ama Dilek’in evde olmadığı zamanlara denk geldiği için o da dairede yaşayan ile tanışamamıştı. Binadan da bir kaç kişi sormuştu evde sesler ve ışık olunca.

Tüm bunlardan habersiz Dilek, on iki saat kafede çalışıp, gece geç saatlere kadar derslerini çalışıyordu. Günü kafede tükettiği için karnını da orada doyuruyor, eve gıda alışverişi etmesine de gerek kalmıyordu. Sadece üzeri başı pek uymuyordu orada çalışmaya, eline geçen ilk parayla, ucuz olduğunu bildiği bir pazara gidip kendine tişörtler ve kot pantolon aldı. Mefaret hanımın süslü giysiler ile kafede çalışmak komik oluyordu. İş arkadaşları onu yadırgamışlardı. Aslında çalışma şartları çok ağır olduğu için her gelen çabucak ayrılıyor ve vitrindeki eleman ilanı neredeyse hiç kalkmıyordu. Dilek bir buçuk aydır çalışıyor olmasına rağmen o girdikten sonra beş kişi gelmiş gitmişti. Bir buçuk ay bile istikrar gözüktüğü için patron onu sevmeye başlamıştı. Ancak sevgisini, biliyor diye her işi ona yıkarak gösteriyordu. Hiç önemli değildi yorgunluk Dilek için, hayatı öyle bir değişmişti ki tüm yorgunluğa razıydı. Harika bir evde oturuyor, hayatını kendi yönetiyordu. Kapıyı çalan Haşmet ağabey, mahallenin iti kopuğu, aç gözlü bakkal, Gülizar hepsi hayatından çok çok uzaklardaydı. Eve geldikten bir hafta sonra sanki onlar hayal ürünü gibi hissetmeye başlamıştı. Bir tek Mefaret ablanın sandığını getiremediğine üzülüyordu buraya ama zaten kadıncağız kesinlikle evine sokmayacaksın diye tembihlemişti gözünü yummadan.

“Bana ne verdi, sana ne getirecek, bırak benimle yok olup gitsin, sen sahicisini yaşa!” demişti.

“Abla başından belli değil mi benim de hayatım, bundan sonra ben ne göreceğim Allah bilir!” demişti iç çekerek de ablası bir ağız dolusu küfrü basmıştı ağzını hayra açmıyor diye hem de. Sonra ikisi de gülmeye başlamıştı.

O eve gelmeyince Gülizar’ın yüzünün halini merak ediyordu arada bir, evde hizmetçi olmayınca kendi başına kalmıştı.

“Pisliğin içinde yaşıyordur!” diye cevap veriyordu Mefaret ablanın sesi zihninden, gülümsüyordu.

“Göreceksin abla sana verdiğim her sözü tutacağım!” diyordu her gün derse başlamadan. Parası olunca internet bağlatıp, kötü de olsa bir bilgisayar alacaktı. Orada da okul dersleri ile ilgili programlar olduğunu duymuştu kafedeki arkadaşlarından. Kafedeki bilgisayarda bir şeyler öğrenmeye başlamıştı. Patronu molada ona anlatmaya başlamıştı biraz biraz. İyi bir adamdı Ertan bey, sevmişti Dilek’i de, genelde öğrenciler gelip çalışırdı kafede, canları sıkılınca da bırakıp giderlerdi. Dilek gibi bir eleman bulunca mutlu olmuştu o da. Çalışkan, düzgün bir kızdı Dilek, onun dışarıdan okul bitirme hevesi de hoşuna gitmişti.

Binada yaşayanların da merakları artınca, dışarıdan binaya bakan yönetici kapıya gelmişti bir kaç kez ama her geldiğinde Dilek çalıştığı için bir türlü denk gelememişlerdi. Keriman hanım o binada oturan bir arkadaşını arayıp eve kimin yerleştiğini sorunda cevap alamamıştı bu yüzden.

(devam edecek)

Yorum bırakın