Tapu devri gerçekleştikten sonra Dilek kendini Mefaret hanıma iyice borçlu hissettiği için neredeyse eve uğramaz olmuştu. Gülizar arada bir kendine gelip onu evde bulamayınca apartmana çıkıp bağırmaya başladığı için şikayetler artıyordu. Haşim bey iki kez kapıya gelip sanki içeri girecekmiş gibi eşiğe dayanmış ve gürültü konusunda Dilek’i gözünün içine baka baka uyarmıştı. Dilek onun bu iki ev arasında, onun gönlünü hoş edecek kadınlardan olduğunu sandığını biliyordu. Aidatı ondan istemeye başlaması an meselesiydi belli ki. Gülizar bağırmayı kessin diye Mefaret hanımı zorla kendi evlerine taşıdı. İkisini birden evde bırakıp çıkamadığı için de işten bir süre izin aldı. Sigortalı değildi ama yıllardır da hiç izin kullanmamıştı.
“Memlekete gidiyorum!” dedi patronuna, “Anam hasta!” onu bir erkek sanan patronu pek gönüllü olmasa da kesin konuşunca bir şey diyemedi.
Şimdilik Mefaret hanımın maaş kartı ile idare etmek zorundalardı. Gülizar içkisi ile sigarasının parasını ay sonunda topluca ödüyordu bakkala. Ayık bir anına denk geldiğinde tabi.
Gülizar’ın sesi kesilince, apartmanın da sesi kesildi. Gülizar fark etmesin diye Mefaret hanımı odasına yatırdı. O kendinden değilken banyosunu yaptırıyordu. Tuvalet için de bir tanıdığından oturak almıştı. Hasır oturağın ortasında lazımlık denilen bir tas vardı. Mefaret hanım göz yaşları içinde oturuyordu oraya. Temizliği zor olsa da hallediyordu Dilek. Koskoca evi vermişti üzerine.
“Allah beni sana yük etti!” diyordu zavallı kadın. Bilinci kapanmadan önce bir akşam Dilek’ten bir büyük istekte daha bulundu.
“Bak Dilek, ben yıllarca, o evde anamla, babamla, gördüğün o sandıkla yaşamanın hayallerini kurdum. Benden sonra o eve git ve onlara Hatice hanımın kızı olduğunu söyle!”
“Abla bunu nasıl diyeyim?”
“Kızım de ne olacak onlar beni çok önce gördü, zaten apartmanda o yılları hatırlayan bile kalmamıştır. Sen de ki ben Hatice hanımın kızıyım burada kalacağım!”
“Soru soran olursa ne yapacağım?”
“Ağla cevap verme! Ağlayan bir kadına kimse soru sormaz üsteleye üsteleye!”
“Niye böyle bir şey istiyorsun benden!”
“Senden benim devam edemediğim o masum ve güzel hayatımı sürdürmeni istiyorum. Ben de senin yerine bu günah dolu mahalledeki hayatı teslim alıyorum. Senin kaderin güzel olsun. Benim ki zaten bitti bitecek. Git Mefaret’in yaşayamadığı hayatı yaşa sen!”
“Abla bana kimse inanmaz ki! Adım bile Mefaret değil!”
“Kız kime hesap verecen! Görüşme herkesle, okullarını bitir, gözünün önüne bak, bu karı ölünce maaş da evde sana kalacak! Söz ver bana!”
“Tamam söz veriyorum!”
“Ha şöyle gözüm arkada yollama beni. Yarın beni kendi daireme geçir, burada ölüp başına bela olmayayım. Belediyeyi ara, ses gelmiyor de, onlar kapıyı kırıp girerler. Ev sahibine borcum yok, bir yıllık ödedim kirayı son gelen herifin cebinden çok şey çaldım. Boş durmadım.”
Dilek ağlamaya başlayınca, “Sen kaderi yazan değilsin, herkes kendi kaderini yazar. Bilerek veya bilmeyerek. Allah’tan ne istemişsek o bize verilir. Ben yıllarca anlamadım Dilek. Hep ağzımdakini istiyorum sandım ama yüreğimdekini bilemedim. Ben hep sevilmek istedim kızım, bir erkek sevsin istedim beni. Anamın, babamın sevgisi ile yetinmedim. Sevgi bana gelsin diye beklemedim, ah o adamın evine hiç gitmeyeydim arkadaş lafına uyup, bunlar da başıma gelmezdi. Erkeklerin aşkının nerede olduğunu iyi ayırt et kızım, çamaşırının içinde mi, yoksa mı kalbinde mi? Unutma parayla alınmayacak şeyler değerlidir. Sen beden değil bir ruhsun, bir meleksin. Kendini kirletirsen, o lekeler yıllarca çıkmaz. Sanma bedenine bulaşan lekeleri kastediyorum. Yüreğin lekelenmesin önce. Vicdanın temiz olsun. Kimsenin yükünü alma, kimseye yük olma.”
“Tamam abla sen merak etme!”
“Bak Dilek bazı şeyi sadece ağzın söyler, sen onu yaş aldıkça anlarsın. Kendi ağzından çıkanı kulağına duyur ki ne diyorsun anlayasın!”
“Tamam abla!”
Mefaret hanımı ertesi gün ağlayarak evine taşıdı Dilek, “Gelme daha yarını çıkaramam!” dedi zavallı kadın ama yine de gece gitti kapıyı açıp, baktı uyuyor sandı ablasını çıkıp gitti evine, sabah erken uyanınca yine girip kontrol etti, gece gördüğünden farkı olmadığını anlayınca, şoka girdi. Babasını da görmüştü ölü haliyle ama Mefaret hanım gibi gülümseyeni olduğunu düşünememişti.
“Annene mi kavuştun abla!” dedi ağlayarak, eve geçti kapıyı çekip, tembihlediği gibi belediyeyi aradı.
“Oh nihayet!” dedi Haşmet bey cenaze evden çıkarken, “Biri gitti biri kaldı. Bunun aidat borcunu sen mi ödeyeceksin?”
Bir şey demedi Dilek, biliyordu onun ne kastettiğini artık. Sahibi yok diye kimsesizler mezarlığına defnettiler Mefaret ablayı, çok ağladı Dilek. Akrabası olmadığı için o sahibi de değildi. O gece döndü durdu yatakta, sabah kalkıp geçti ablasının evine, eşyayı yakında talan ederlerdi. Onun tembihlediklerini doldurdu bir çantaya eve geldi. Gece Gülizar uyurken bir çanta da kendine hazırladı. Sabah buradan gidecekti. Haşmet beyin son sözleri zaten artık vaktin geldiğinin işaretiydi.
Mefaret hanımdan kalan parayı da cüzdanına soktu, Gülizar’dan sakladığı çantaları dışarı çıkardı. İki çanta ağır olsa da zorlanarak erkenden ayrıldı o pis sokaktan. Mefaret hanımdan kalan parayla bir taksi tuttu adresi verdi. Gittikçe gittiler, o pis sokak ve içindekiler ardında kaldıkça sanki ruhu hafifledi. Kasketi çıkardı başından saçlarını saldı omuzlarına, taksinin arka penceresini açtı, denize baktı. Taksi adrese geldik deyince gözlerine inanamadı. Tertemiz bir sokakta, tertemiz bir binanın, yemyeşil bahçe kapısının önündeydi. Adamın parasını verdi, çantaları indirmesini bekledi ve dönüp binaya baktı. Beş katlı bina, denize neredeyse sıfırdı. Önünde akıp giden cadde, bir yılan gibi kıvrıldığından sonu yok gibi göründü gözüne. Ön camları geniş, uzun balkonlu güzel bir apartmandı burası. Mefaret hanımın zamanında aldığı bu dairenin değeri şimdi paha biçilmezdi.
“Abla hakkını helal et!” dedi bahçe demirini kaldırıp girdi içeri. Bahçenin bakımlı gülleri gülümsedi sanki ona ama üzerindeki eski tulum ile iki eski çantadan utandığı için hızlı hızlı girdi içeri.
Kapıyı açınca tuhaf bir koku geldi burnuna, ev havasız kalmıştı ama yine de içerideki hava temizdi sanki. Az önce gördüğü denize bakan balkonun kapısına koştu hemen, evin salonundan açılıyordu ikinci kattan denizi gören dairenin ince uzun balkonu. Hayatında hiç böyle bir ev hayal etmemişti. Denizi görmeden yaşayan İstanbul’lu ya da öyle olduğunu sanan bir kısımdandı o. Televizyonlarda gösterilen o ışıltı, nur dolu camiler, mavisini gökten çalan o deniz sanki sadece buralarda yaşayanlara verilmişti. Sonradan gelenlere de sadece düşlemesi mümkündü.
Denizi görmemiş, köprüden geçmemiş değildi ama denize bakan, hele böyle bir yerden denize bakan bir dairesi olacağını da hiç düşünmemişti.
“Abla sen gittiğin yerde mutlu ol! Bana yaptığın bu iyiyi de gözünü seveyim helal et!”
İnsanın manzarası iyi olunca, hayata bakışının değiştiğini fark etti o evde. Hatice hanımdan kalanları karıştırdı biraz. Kadıncağızın evin değerine inat, ibadet dolu hayatını keşfetti odasında. Dışarıdaki gösterişe inat, içeride bir sadelik, mütevazı bir yaşam gördü. Sanki yıllar önce çıkarıldığı eve geri dönmüş gibi hissetti. Bir oda bir salon da olsa, bu ev ona ilk kez yuva olacağı müjdesini verdi sanki.
(devam edecek)