Başından belli – Bölüm 4

Saksının eteklerindeki solmuş sarmaşıkları topluyordu Dilek Mefaret ablasının hastaneye yattığı haberi geldiğinde. Kimi kimsesi olmadığı için yöneticinin telefonunu vermişti hastaneye. Yönetici apartmanda zaten istemedikleri bu kötü kadınla ilgilenmeye niyeti olmadığı için gelip çalmıştı kapılarını.

“Sizinki markette fenalaşmış! Gelemez olsun inşallah!”

“Ne diyorsun Haşmet ağabey!”

“Ağabey deme lazım olur! Git bak şu kadına da haber getir kalıcı mı, gidici mi?”

Dilek Gülizar sızıp kaldığı için ona haber edemeden tulumunu, kasketini takıp çıkmıştı yola, ambulans gelip götürmüştü Mefaret ablayı, Haşmet beyin market dediği yerde mahallenin pis sularının akıp önünde toplandığı, kokuşmuş bakkalıydı. O gün pazar olduğu için evdeydi Dilek, pazarları da çalışıyordu aslında ama dükkan sahibi o gün bir cenazeleri olduğu için açmamıştı. Tansiyonu falan yükselmiştir diyordu giderken içinden Dilek, bilmiyordu ablasının ne hastalığı olduğunu daha.

Gittiğinde yatakta rengi solmuş Mefaret hanımı görünce korktu olacaklardan.

“Abla? Ne oldu sana böyle?”

“Bir şey yok kızım, yılların yorgunluğu işte, sen dert etme? Niye sen geldin hem?”

“Yönetici geldi söyledi!”

“Uyuntu herif, seni mi yolladı başıma!”

“Abla kim gelecek başka?”

“Kimse gelmesin canım, seni niye yolladı ona kızıyorum. Öldüm mü, kaldım mı bak diye yollamıştır? Sünepe!”

Güldü Dilek, bu halde bile Mefaret hanımın yöneticiye söylenmesine.

“Neyin var abla, ne dedi doktorlar?”

“Yok bir şeyim çıkarım bir iki güne ben? Sen hava kararmadan git haydi eve! O sünepeye de dönecek yakında de! Kırdığı fındıkları anlatıveririm karısına, yıllarca aidat yerine geçer diye az çalmadı kapımı!”

“Abla?”

“Tamam kız ne var, sen de sanki bilmiyorsun ne olduğumu? Ne yapaydım? Kazandığım üç kuruşu buna vereceğime, mesleğimi kullandım işte!”

Yine güldü Dilek, komik kadındı Mefaret hanım, aslında yaşadığı onca şeye rağmen gülmeyi unutmamışlığına şaşardı.

“Seni görünce gülüyorum ben!” derdi o da, “Senin bu çöplükteki halin bana umut veriyor hayata bakarken!”

Dilek’i eve gönderip, çıkana kadar da gelmesini yasak etmişti Mefaret hanım, “Haşmet’in kapısına da çıkma sakın!” diye tembih etmişti. “Sütü bozuk o herifin!”

Apartmanda, sokakta kimin ne mal olduğunu öğrenecek kadar kapısı aşındırılmıştı Mefaret ablanın. Hem arkasından konuşur, hem kapısını çalarlardı.

“Bedavacı bunların hepsi! Ellere var da, bize yok mu diye üşüşürler akbaba gibi. Sahipsiz kadın görmesinler. Sahip olmak isterler hemen! Sanki kadınların boynuna tasma lazım gibi! Sen sen ol, ne kadın ne erkek, kimseye tasma taktırma Dilek!” diye tembihliyordu Dilek’i, “Sen değerlisin kızım, unutma, sen kendine değer vermez isen, kimse vermez. Parayla satılan her şey değersizdir! Değerli olan parayla alamayacaklarındır. Onların da hepsi sen de var! Sakın değerini düşürmelerine izin verme!”

Eve döndükten sonra da pek toparlanamadı ne yazık ki, Dilek işten çıkış gidip yemeklerini yapmaya başladı Mefaret ablanın. Her gün “Daha iyiyim!” diye yalan atsa da, o yokken tuvalete zor kalktığını biliyordu Dilek, emekli kartını da vermişti Dilek’e, parasını çekip, ihtiyacını alıp geliyordu eve. Gülizar sürekli sarhoş olduğundan farkında bile değildi olanların. Dilek’in elinde Mefaret’in kartını görse kesin kapardı elinden, kadını da ortada bırakırdı hiç acımadan. Alacağı gene içki, gene sigara olurdu tabi.

“Bak!” dedi Mefaret hanım bir gün, evinde çok az açtığı eski bir çeyiz sandığı vardı. Bir gün bu hayattan kurtulursa diye kendine bir çeyiz sandığı yaptırmış, içine de genç kızlık hayalleri gibi bir kaç parça sehpa örtüsü, masa örtüsü, bir güzel gecelik, pijama, bir çift erkek ve kadın terliği, işlemeli bir seccade, işlemeli kumaş kılıfında bir Kur’an, bir akik tespih, oyalı beyaz bir baş örtüsü, iki tane cumhuriyet altını ile inci işlemeli bir yatak örtüsü koymuştu. Bir de kilitli ahşap kutu vardı.

Dilek sandığın kapağını açınca burnuna dolan beyaz sabun kokusunu ve Mefaret ablasının tüm genç kız çeyizini görünce neredeyse ağlayacaktı.

“Abla bunlar ne böyle?”

“Mezara götüremeyeceğim boş hayaller işte! Onlar umudumdu bir zamanlar, annemin babamın elini öpüp onların yanına dönecek, bir insan evladı ile evlenip mutlu bir yuva kuracaktım kendimce, artık benim gibisini kim nasıl kabul edecekse. Sonra tüm bu hayallerin mezarı gibi durdu o sandık yanı başımda yıllarca. Açıp bakmadım bile çok uzun süre. Sandığın en altına sok elini, o karton parçasını kaldır, eline bir zarf gelecek. “

Dilek onun söylediği gibi elini örtülerin altına doğru kaydırınca kartonu buldu ve kaldırdı, zarfı çekip çıkardı sandıktan, bir dosya kağıdı kadar sarı bir zarftı bu.

“Aç!”

“Yırtayım mı?” dedi Dilek, ağzı kapalı zarfa bakıp.

“Yırt kızım yırt!”

Dilek zarfın içindekilere zarar vermeden dikkatlice yırttı ve ters çevirip, koltuğun üzerine silkeledi içini.

Bir anahtar, bir kağıt parçası, biraz da dolar döküldü içinden, toparladı alıp diğer kanepede yatan Mefaret hanıma götürdü.

“Bak dedi Mefaret hanım, bu kağıt annemin oturduğu eve ait. Tapu yani. Bu da o evin anahtarı. Adres tapunun üzerinde zaten yazıyor. Bu paraları al!”

“Yo alamam!”

“Bir dinle önce sen beni!”

“İşe gidiyorsun ya, o caddenin sonunda döviz bürosu var. Git orada bozdur. Sonra yanındaki notere gir, durumu anlat!”

“Hangi durumu!”

“Kalkamadığımı!”

“E?”

“Randevu al, senin de gelebileceğin bir zaman buraya birini yollasınlar!”

“Neden?”

“Tapu devri yapacağız de! Birini daha ister onlar, ben ayarlayacağım onu da!”

“Kime vereceksin evini Mefaret abla?” dedi saf saf Dilek.

“Safın önde gidenine!” diye azarladı onu Mefaret hanım gülerek, “Buradan gideceksin ben ölünce!”

“Ne ölmesi, ne vermesi ya!”

“Ay Dilek hayat beni yordu yeterince, bir de sen yorma kızım? Ne diyorsa onu yap! Gülizar’ı bulurlar evde ölünce, ben onu bekleyemem. Sana haber verirler, bu evi de kiraya verme, sat! Bu mahalle ile bir bağın kalmasın!”

“Abla sen neler diyorsun? Niye ölesin, neyin var ki ölecek?”

“Bak, dayın bitkisel hayatta yaşadı yıllarca, zaten bu kadınla evlenmesi de bunu gösteriyor. Odun geldi, odun gitti. Senin annen ve babandan da illa kalan bir şeylerin vardır. Onların da peşine düş, hayat sana verecek diye bekleme, sen de kimseye bir şey verme. Herkes kendi kaderini yalar. Yukarıda bir Allah var! O istemeden yaprak kıpırdamaz! Kötülük de, iyilik de onun izni olmadan olmaz. Senin kötü, kötülük dediğinin Allah katında neye vesile olduğu, neye görevi olduğunu bilemezsin. Hayat hayır ve şerden ibarettir. Biri olmadan diğer olamaz. Tıpkı aydınlık ve karanlık gibi. O yüzden Allah’ın hiç bir sevgili kuluna acıma, yardım edeceksen et, çekil kenara, bırak o da kendi kaderini yaşayıp öğrensin kızım!”

“Ama sen herkese, en çok da bana el uzatmadın mı?”

“Acımadım ben sana! Seni kendimden az görmedim! Çok da görmedim, seni kendimden bildim! Aklını başına topla!”

Dilek ağlayarak gitti eve o akşam, Mefaret abla da bu hayattan giderse tutunacak bir dalı kalmayacaktı. Buradan kurtulacaktı ama kendini bir daha nasıl güvende hissedecekti. Onun varlığı Dilek’e güven veriyordu, çalacak bir kapısı vardı, danışacak bir ablası. Neden iyileşemeyeceğini düşünüyordu ki?

(devam edecek)

Yorum bırakın