Semih, İstanbul’a varıp, onların yerine ulaşmak için ara ayarlayana kadar aradan tam üç buçuk saat geçmişti. Mehmet’in yerini henüz tespit edememişlerdi.
“Neden?” dedi Alparslan.
“Telefonu kapatmış! Etraftaki yerleşim yerlerini araştırılıyor, haber bekleyeceğiz.”
Mehmet Ebru ile bir saatlik bir çay sohbeti yaptıktan sonra onu kış bahçesinin içine sokmuştu. Demir büyük masanın yanındaki kolçaklı demir sandalyede oturan cesedin Gülfem olduğunu anlamak için sormaya gerek yoktu. Bu defa yüzü net bir şekilde görünüyordu. Morarmış ve kafatasına yapışan derisi, kapalı gözlerinin üzerinde gezen sinekler ve yeni tarandığı belli saçlarıyla berbat görünüyor ve görüntüsünden de berbat bir koku yayıyordu. Camekan alanın açık bir kaç parça camına rağmen koku, dışarıdan vuran güneşin etkisi ile içeriyi nefes alınmaz bir hale getirmişti. Ebru’nun direnmesine rağmen Mehmet onu sürükleyerek Gülfem’in yanındaki sandalyeye oturttu ve bu kez ellerini arkadan, ağır sandalyeye bağladı.
“Neden bağlıyorsun?” dedi Ebru
“İkinizi biraz baş başa bırakacağım, bak onun engelli olmasından bayıldığını sanıyor hâlâ zavallı kız, özür dilemelisin!”
“Tamam bunu yapacağım ama burası gerçekten çok kötü kokuyor!” dedi Ebru ama daha cümlesini tamamlar tamamlamaz yüzünde patlayan tokadın acısıyla neredeyse bayılıyordu.
“Ailem hakkında biraz daha saygı bekliyorum senden!” diye gürledi Mehmet.
Ebru o kadar korkmuştu ki artık, başını salladı. Onun kızması demek canlı kurtulma ihtimalinin yok olması demekti. Birden bire yeniden sakinleyen Mehmet, “Haydi siz aranızda bu sorunları çözün, ben sonra gelip seni alacağım, annemlerle beş çayı içeceğiz!” diyerek kış bahçesinin kapısını arkasından kilitleyerek çıkıp gitti. Ebru’nun canı o kadar yanmıştı ki dudağının kenarından sızan kanı hissedebiliyordu.
“Lütfen, lütfen buradan sağ çıkayım!” diye inledi ve toparlanmaya çalıştı. Cesede bakmamaya çalışarak etrafı inceledi, kokudan bir kez öğürünce, midesi iyice ayaklandı, az önce içtikleri soğuk çay durmadan ağzına geliyordu.
Mehmet, Ebru’yu orada bıraktıktan sonra eve dönmüş ve Alparslan’ı aramıştı, polisin onun peşine düşeceğini tahmin ettiği içinde telefonunu kapatmıştı. Ebru’yu ve ailesini alıp bu evden ayrılmaya karar verdiği için evin içindeki diğer cesetleri sürükleyerek dışarı çıkardı. İçerideki ceset sayısı Ebru’nun gördüğünden çok fazlaydı maalesef ve evin içine sinen kokunun nedeni de sayının fazlalığıydı. Ev gerçekten babasının arkadaşının eviydi ve yurt dışında yaşıyorlardı. İçeri girip kapıyı açmak zor olmamıştı Mehmet için, ailesini buraya getirmesi söylediğinden çok önceki bir zamanda olmuştu, mezuniyet töreninden yaklaşık bir ay önce. Gülfem engelliydi ama onun söylediği gibi ameliyatlar geçirmiyordu. Yürümesi için doktorlar bir şans vermemişti, bacak kemikleri kolayca kırılıyordu. O doğduğundan beri anne ve babası onun üzerine öyle düşüyorlardı ki, kız gerçek bir canavara dönüşmüştü. Mehmet yürüyebildiği ve onunla ilgilenmediği için sürekli anne ve babasını kışkırtıyor, ağabeyine yapmadığı hakaret kalmıyordu. Gerçekten zengin bir aileydiler, babasının işleri pek temiz işler değildi, bu yüzden çoğunlukla evlerinde büyük miktarlarda nakit para bulunuyordu. Babası garip bir şekilde kızına düşkün olduğu için onun dolduruşu ile Mehmet’e para akışını iyice kesmişti. Gülfem annesi ile anlaşamıyordu ama babası onun için bir köle gibiydi. Mehmet’in gerçekten eve döndüğü üçüncü sınıfın yazında Gülfem ve annesi çok ciddi bir kavgaya tutuştular ve bir gece Gülfem babası evde yokken onların odasına girip annesinin boğazını kesti ve gidip Mehmet’i uyandırdı. Polisi arayamazlardı, Mehmet babasını aradı, kız kardeşinin anne katili olmasında onun suçu olduğunu düşünüyordu, babası ve kız kardeşi ile büyük bir kavgaya tutuştular, sonunda babasının tabancası ile ikisini de vurdu. Hepsini arabaya koyup, İstanbul’a getirdi, babasının ve annesinin çevresine bir şekilde yurt dışına gittiklerini duyurdu. O sıralar hayatına Ajda girmişti, güzel bir kızdı ve onun zengin olduğunu anladığı için peşindeydi. Ne istese yapıyordu, hatta Mehmet’in onun canını yakmasına bile izin verdiği oluyordu. Ajda sık sık onda kaldığı için ailesini buraya getirdi. Bahçede ki köpekler aslında oraya ait bile değildi, sadece arazide gezinen başı boş hayvanlardı, Ebru’nun korktuğu gibi kapıyı beklemiyorlardı. Onlarla kapıda karşılaşmaları tamamen tesadüf eseriydi. Hayvanlar kapı açılınca o yüzden tepki vermemişler kapı kapanmadan çıkıp gitmişlerdi. Mehmet’in şiddeti arttıkça Ajda artık bu ilişkiye devam etmek istemediğini söyleyince, onu da ailesi ile tanıştırma bahanesi ile buraya getirdi. Kız zengin aileye gelin gitme şansını geri çevirmek istemiyordu, gördüğü işkenceye varan şiddete rağmen onunla geldi. Ebru gibi uzun yaşayamadı maalesef. Evdeki diğer cesetlerin biri korulukta dolaşırken rast geldiği bir avcıya aitti. Diğer üçü canını sıkan bir kaç arkadaştı. Aslında kız kardeşi ve babasını öldürene kadar bir cinayet işlememişti ama kan dökmenin bu kadar kolay olduğunu fark etmesi, etrafında fuzuli gördüğü ya da sevmediği insanları yok ederek hafifleyeceği inancını tetiklemişti. Onları kurtarıyordu. Bedenlerin içinde hapis kalan zavallı ruhsal bedenler, onun sayesinde başka bir dünyaya geçiş sağlıyorlar, hem onlar kurtuluyor, hem de Mehmet hafifliyordu. Onların ağır et bedenleri bu dünyada birer yüktü. Bir gün geri gelmek isteyenler için bedenleri açıkta bırakmıştı ama şimdi onları gömmek zorundaydı. Evi bulurlarsa onun izini kolayca sürememeliydiler. Ev onun bulduğu gibi kalmalıydı. Gülfem, anne, babası ve Ebru’yu alıp gidecekti. Bir tane soğutuculu kamyon kiralayacak, ailesine arkada konforlu bir alan yaratacaktı. Böylece Ebru onların kokusundan rahatsız olmayacaktı.
Ebru kaçmanın yollarını ararken ne yazık ki yediği tokat, ağır koku ve sıcak yüzünden kendinden geçmişti. Mehmet evdeki cesetleri gömmek için toprağın yumuşak olduğu bir yeri seçmiş hepsini tek bir çukura üst üste atmıştı. Bahçe malzemeleri duran kulübenin yanındaki iki tora çimentoyu cesetlerin üzerine döküp sonra çektiği hortumla üzerlerini sulamıştı. Çimentonun donmasını bekleyip toprağı kapatacaktı. Yaklaşık dört saat sonra kış bahçesine geldiğinde, Ebru başı önüne düşmüş inliyordu. Çenesine doğru akan kan kuruyup sertleşmişti, onu çözüp kucakladı ve dışarı çıkardı.
“Zavallı meleğim, günahlarından arınınca hafifledin değil mi? Gülfem sana teşekkür ediyor!” diyerek başını göğsüne dayadığı Ebru’yu dudaklarından öptü, onu bu halde anne ve babası ile tanıştıramayacağı için eve taşıdı. Banyoya götürdü ve küveti doldurdu, onu yere oturtup sırtını duvara dayamıştı. Soyunup, küvetin içine girdi ve perdeleri çekti. Ebru etrafında olan biteni az çok fark ediyordu ama toparlanıp doğrulamıyordu. Öğürürken bir kaç kez kustuğu için işlemeli güzel bluzundan yükselen berbat koku iyice kötü hissettiriyordu. Mehmet banyosunu bitirince havluya sarılıp banyodan çıktı ve yaklaşık yarım saat sonra giyinip geri geldi. Küvetin suyunu boşaltıp temizledi. Sonra kucaklayıp Ebru’yu küvetin içine soktu. Ayakkabılarını çıkardı, kolları bağlı olduğu için çıkaramadığı bluzu yırtıp aldı üzerinden. Ebru ne olduğunu tam anlayamasa da, kıyafetlerinin çıktığını anlayınca tepki vermeye başladı.
“Seni yıkayacağım sadece!” dedi Mehmet, “Sakin ol! İstemediğin sürece bir şey olmayacak dedim ya!” diyerek bu kez pantolonu çıkardı. Çamaşırları ile kalan kızın üzerine duşun soğuk suyunu tutunca Ebru bir çığlık attı, nefesi durmuştu neredeyse.
“İşte kendine geldin!” dedi Mehmet.
Sonra bir bez parçasına döktüğü şampuanı eliyle köpürtüp, Ebru’nun yüzündeki makyaj ve kan izini temizlemeye başladı. Soğuk suyu açık bıraktığı için Ebru titriyordu.
“Sana bir prenses gibi bakacağım!” diye başlayan tuhaf bir şarkı mırıldanmaya başladı.
Polis evi tespit etmiş, kamera görüntülerinden Mehmet’in kullandığı arabanın bu yol üzerinde görüldüğünü doğrulamıştı.
(devam edecek)