Yine koridor boyunca yürüyüp tuvalete gittiler. Artık elleri bağlıyken nasıl yapacağını çözdüğü için hızlıca halletti işini, ellerini yıkamak için lavaboya geldiğinde aynada yüzünü görünce ağlamaya başladı. Korku filmlerinden fırlamış gibi duruyordu. Bu deli adamın elinde dönüştüğü halin sonu nereye varacak kestirmek zordu. Çıkınca Mehmet onu doğrudan aşağı indirdi. Tahmin ettiği gibi iki kat indiler. Kaçamama ihtimaline karşılık odanın yerini de iyice bellemek istiyordu. Bu defa eve girilen ana kapıdan değil arkada başka bir kapıdan dışarı çıktılar. Açık hava yüzüne çarpınca kendini daha iyi hissetti Ebru. Mehmet bir hayvanmış gibi onu ellerindeki ipten çekerek yürütüyordu. O önde yürüdüğü için Ebru dikkatle etrafına bakmaya başladı. Süslü bir bahçeden geçip, yine bir koruluğa girdiler. Yürüyüş yolu koruluğun içinde varılacak yerler olduğunu gösteriyordu. Köpekler ortada olmadığına göre onlar sürekli ön kapının orada duruyor olmalıydılar. Arkasına dönüp evi kontrol ettiği sırada ayağı takıldı tam düşüyorken Mehmet dönüp onu yakaladı. Bir an için nefesi yüzüne değecek kadar yakın olunca içindeki korku yeniden atağa kalktı Ebru’nun, dikkati dağıldı. Neyse ki Mehmet onu tutup, doğrulttuktan sonra bir şey demeden yürümeye devam etti. Günlerdir ayakkabıları ayağında olduğu için, ayakları hem yanıyor, hem zonkluyordu. Kaçmak içi ayaklarına ihtiyacı vardı. Sonunda Mehmet’in kış bahçesi dedikleri yere geldiler, camlar kirli olduğu için içeride ne olduğu tam olarak gözükmüyordu. İçeri girmek yerine arkasına dolanıp, orada hazırlanmış masaya oturdular. Masada beyaz bir örtü, iki çay fincanı ve bir tane de porselen demlik vardı. Mehmet bir restorana gelmişler gibi onu sandalyeye oturttu ve kendi de diğer sandalyeye geçip, porselen çaydanlıktan ikisinin fincanına çay boşalttı.
“Biraz soğumuş olabilir, sorun olmaz değil mi?” dedi nazikçe
“Hayır!”
Sonra çayı içmesi için ona işaret edince Ebru mecburen fincanı aldı ve dudaklarına götürdü. Neyse ki soğuk da olsa içtikleri şey gerçekten çaydı.
“Çok güzel değil mi?” dedi ağaçlara bakarak Mehmet, “Burayı seviyordum, aslında annem haklı, belki de almalıyız. O zaman sen ve ben burada çocuklarımızı büyütebiliriz. Ne dersin?”
“Evet, tabi!” dedi Ebru etrafı yeniden taramaya başlamıştı, koruluğun sonuna doğru koşsa acaba nereye ulaşırdı. Gelirken gördüğü duvarlar arazinin tüm etrafını sarıyor muydu? Ana girişe koşsa köpeklerle yüzleşecekti. Duvarı aşabileceği bir yer ihtimalini mi düşünmeliydi?
“Sen de benim gibi koşulan çocuklar hayal ettin sanırım!” dedi Mehmet keyifle.
“Ölü çocuklar!” dedi içinden Ebru ama sanki çocuklara bakıyormuş gibi gülümseyerek başını salladı, “Buradan akıl sağlığım yerinde çıkabilir miyim acaba?” diye sordu kendine.
Alparslan navigasyonda, Semih’in uygulamasının gösterdiği yere yaklaştıklarını görebiliyordu, Ebru’nun burada ne işi vardı. Kendi isteği ile buraya gelmiş olamazdı, “Umarım yaşıyordur!” dedi içinden ama yol ilerledikçe sadece cansız bir bedene ulaşacakları korkusu iyice yerleşmişti içine. Birisi onu öldürüp, getirip buralara atmıştı demek.
Semih’i alacak araba gelmiş, hava alanına doğru yola çıkmıştı bile. Yoldan Alparslan’ı aradı yeniden, polis otolarıyla onun attığı konuma gittiklerini duyunca rahatladı önce ama arkasından Alparslan “Burası boş ağaçlık bir alan!” deyince içindeki boşluk anında derinleşti ve nefesini kesecek kadar büyüdü bir anda. Derin bir nefes alıp, “Geliyorum, ona ulaşınca lütfen haber ver!” diyerek kapattı telefonu. Ona ulaştıklarında uçakta olabilirdi. Seda durmaksızın ağlıyordu artık, Alparslan bir yandan onu teselli etmek istiyor ama ne diyeceğini bilmiyordu.
“Bu yol bir an önce bitsin ve ne bulacaksak bulalım!” diyordu içinden sürekli. Polis otoları bir yan yola döndüklerinde ikisinin de yüreği ağzına geldi. Ağaçların iyice sıklaştığı dar bir yoldu burası, gerçi asfalt olması kullanılan bir yere ulaştığını gösteriyordu ama herhangi bir tabela yoktu.
“Belki cenaze evi burasıdır!” dedi Seda Alparslan’a bakarak. Alparslan onun gözlerindeki onay arayışını gördü ama cevap veremeden yutkunup yola döndü. Polis otoları durunca onlar da durdular. Arabaların birinden iki tane de köpek indi.
Önde yürüyen memur eliyle ileriyi gösterdi. Konuma ulaşmak için yürümeleri gerekiyordu. Semih hava alanına vardığında uçağa binmeden Alparslan’ı son kez aradı. Konuma ulaşmışlardı ama bir şey yoktu, köpeklerle etrafı arıyorlardı, eğer uygulama doğruysa ki Semih yanılma payını en çok bir kilometre olarak tahmin ediyordu onu bulacaklardı.
“Ya da telefonunu!” dedi Alparslan
“Hayır onu mutlaka bulacaklar, yaşıyor o!” dedi Semih.
Seda evden çıkarken Ebru’nun ince hırkasını almıştı vestiyerden, köpekler için onu verdi polislere, Alparslan bunun bir faydası olacağına inanmıyordu ama nişanlısını durdurmadı. Sonuçta Seda giymişti onu.
İki saat süren bir aramanın ardından bir sonuç elde edilemedi. Ebru’nun burada bulunduğuna dair Semih’in uygulaması dışında bir kanıt yoktu. Uygulama onu en son burada tespit etmiş olsa bile sonrasında telefon kapanmış ve başka yere götürülmüş olabilirdi.
“Samanlıkta iğne arıyoruz!” demişti bir polis.
“Vazgeçecekler değil mi?” dedi Seda ağlayarak.
Tam o sırada telefonu çaldı Alparslan’ın, arayan Mehmet’ti, “Ebru’ya ulaştınız mı merak ettim!” dedi meraklı bir sesle.
“Hayır!” dedi Alparslan ama onunla ilgili içine bir kurt düştüğü için polislerle ormanda onu aradıklarından ya a Semih’in uygulamasından bahsetmedi.
“Polise bildirdik artık!” dedi tepkisini ölçmek için
“İnanamıyorum, umarım bir şeyi yoktur!” dedi Mehmet gayet endişeli bir sesle.
“Umarım yoktur, sizinkiler nasıl?”
“Gayet iyiler!”
“Senin ifadeni de almak isteyebilirler, son görüştüğümüz kişileri sayarken seni de söyledik!”
“Tabi! Onu bulmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım biliyorsun o benim için çok değerli”
“Henüz dönmüyorsun sanırım değil mi?”
“Yok ailemle birlikte bahsettiğim villadayız” dedi Mehmet ve Alparslan’ın aklında o akşam anlattığı villa canlandı birden.
“Neredeydi bu villa, aslında uğrayabiliriz sana konuşuruz detayları?”
“Dostum burası şehrin dışında, ailem sakinlik istiyor demiştim sana!”
“Doğru söylemiştin, ormanlık yeşil bir yer demiştin!” dedi etrafına bakarak.
“Evet cennet parçası, bana nasıl ulaşacağını biliyorsun, haber ver hemen gelirim! Ebru’ya ulaşınca da haberim olsun tabi söylememe gerek yok! Onu seviyorum!” dedi Mehmet ağlamaklı bir sesle.
“Biliyorum, merak etme!” dedi Alparslan. Mehmet arayınca Seda’nın yanından uzaklaştığı için önce onu kontrol etti zavallı kız arabaya yaslanmış ağlamaya devam ediyordu. Ufak bir tereddütten sonra polislerin başındaki memura yaklaşıp, Mehmet’in tuttuk dediği villadan bahsetti. Anlattığı yer garip bir şekilde buraya benziyordu. Etrafta ev görünmüyordu ama yine de kontrol edeceklerini söyledi polis ve aracının telsizinden merkeze ulaşmak için ayrıldı yanından. Alparslan, Seda’ya bir şey söylemedi şimdilik. Mehmet’ten şüphelendiğini henüz ona itiraf etmemişti. Antalya’da ve ayağı hâlâ sorunlu olduğunu bilse de Semih’ten de şüpheleniyordu ama yoğunluk Mehmet’teydi.
Az sonra polis gelip Alparslan’dan Mehmet’in telefon nuamarasını istedi.
“Arkadaşınızı merkezden arayıp, bulunduğu yeri tespit edecekler, eğer buralardaysa haklı olabilirsiniz!” deyince Seda, Alparslan’a baktı. Alparslan polise numarayı verdi ve nişanlısına sarıldı yeniden
“Onu bulacaklar merak etme!”
“Mehmet’ten mi şüpheleniyorsun! Polislere öyle mi söyledin!”
“Bu bir ihtimal, onun anlattığı villa geldi aklıma buraya gelince!”
“Doğru söylüyorsun!”
“Onunla konuştuğumuzda Ebru burada deseydi her şey iç rahatlatıcı olacaktı ama haberim yok dedi!”
“Bu onu suçlu yapmaz!”
“Yapmaz ama masum da yapmaz!”
(devam edecek)