Mehmet bir saate yakın bir süre sonra elinde bir tepsiyle içeri girdi.
“İşte geldim! Acıkmış olmalısın!” dedi gülümseyerek ve yatağın yanına oturdu. Ebru göz ucuyla tepsinin içindeki çorbayı görmeye çalışıyordu. Acaba içinde ne vardı bunun? Midesi bulandı yeniden öğürdü. Aklına gelenleri, düşüncelerinde dolaştırmak istemiyordu bile.
“Aç değilim!” dedi sakin kalmaya çalışarak
“Senin için yaptığım çorbanın tadına bakmayacak mısın yani?”
O sırada bir kaşık alıp Ebru’nun ağzına doğru uzattığından, Ebru onu kızdırmak istemedi ve mecburen kaşığın içindeki sıvıyı ağzına aldı ve hemen yuttu. Az kalsın yeniden öğürecekti ama tuttu kendini.
“Beğendin değil mi?” diyerek tabaktaki çorbanın tamamını zavallı Ebru’ya içirdi Mehmet, “Merak etme sana bir prenses gibi bakacağım!” dedi gülümseyerek, bu gülümseye daha önce baktığında içinde oluşan o tatlı duyguların zerresi yoktu şimdi, korku, acıma, tiksinme ve tanımlayamadığı yoğun duygular yaşıyordu.
“Esir bir prenses mi olacağım?” dedi kendini zorlayarak.
“Güvenimi kazanman gerek! Ajda’yı gördün değil mi? O kadar esir hissetti ki onu bedeninden kurtarmak zorunda kaldım. Şimdi evin içinde özgürce dolaşıyor!” dedi tavanlara bakarak.
“Bir hayalet mi sence o?”
“Hayalet mi? Çocuk gibisin Ebru! Akıllı bir kız olduğunu biliyorum! Bedenlerimizi birer elbise olduğunu biliyorsun. Onu o dar elbiseden çıkardım. Özellikle kalçaları çok dardı!” diyerek güldü Mehmet kendi kendine.
Ebru zavallı kızın bunun elinde neler yaşadığını düşündü.
“Eğer sakin olur ve güvenimi kazanırsan seni bu güzel elbisenin içinden çıkarmam gerekmez! Sonra yeniden giyemeyeceğin hale gelecek çünkü!”
“Ne yapmamı istiyorsun!”
“Hiç bir şey, zaten beni seviyorsun! Antalya’da biraz bocalamışsın ama!”
Ebru ona baktı dehşetle, Semih’i de mi biliyordu.
“Alparslan biraz bahsetti, son şansın dedi bana ama ben elbette ki sana güveniyordum! Bunca zaman sonra beni sevdikten sonra bir çapulcu ile yapamazsın değil mi?”
“O benim sevgilim değil zaten sadece mecbur kaldığım için baktım!”
“Ben de öyle düşündüm! Yoksa onu da bulmam gerekecekti!”
“Sen biraz sakinleşince annem ve babamla yeniden konuşursunuz, Gülfem senin korkup bayılmana üzüldü. O engelli bir birey biliyorsun. Ondan korktuğunu sanıyor!”
Ebru yutkundu, “Yo tabi ondan korkmadım, tansiyonum düştü herhalde!” Yeniden o odaya götürmek için Mehmet’in onu çözeceğini düşünüyordu. Onun suyuna giderse kurtulmak için bir şans yakalayabilirdi. Bu evin her yeri ağır antika eşyalarla doluydu. Mehmet’i sendeletebilirse hızla kaçardı, arabanın anahtarı üzerinde ya da Mehmet’in ceplerindeydi muhakkak. Hava karardığı için Mehmet odanın ışıklarını yaktı ve pencereleri kapattı.
“Biri biraz aralık kalabilir mi?” dedi Ebru yalvararak. Eve sinen koku o kadar ağırdı ki pencere kapandığı anda yeniden kaplıyordu her yanı.
“Yarın belki onları biraz bahçeye çıkarırım, hava alırlar, sen de rahat edersin!” dedi yine gülümseyerek, “Hatta bir kış bahçesi var orada kalabilirler! Biz de baş başa kalırız ne dersin?”
“Evet iyi olur!” dedi Ebru, yüz ifadesini bozmamaya çalışıyordu ama ona bakmaya korkuyordu.
Seda ve Alparslan eve geldiklerinde saat gece yarısı olmuştu. Odasının kapısı kapalı olunca Ebru’nun gelip uyuduğunu düşündüler ve ses çıkarmadan onlar da odalarına geçtiler. Ebru onlara anne ve babasının odasını vermişti.
Seda sabah uyandığında Ebru’nun alışık olduğu mutfak gürültüsünü duymayınca merak etti.
“Uyumuştur kız dün yoruldu herhalde!” dedi Alparslan.
“Uyumaz o, ben arkadaşımı bilirim, hasta mı oldu acaba? Bakayım gidip!” dedi Seda ve nişanlısına aldırmadan kalkıp mutfağı kontrol etti, Ebru’nun ayakkabıları ile vestiyerde her zaman asılı duran çantasını da göremeyince gidip odasının kapısını tıkladı, erken mi çıkmıştı acaba? Ses çıkmayınca kapıyı açıp odaya girdi, Ebru’nun bir gün önce yatağın üzerine attığı siyah elbise ve inci kolye aynı yerde duruyordu.
“Allah, Allah!” dedi kendi kendine, odaya dönüp cep telefonunu aldı, ona attığı alyans resmini de henüz görmemişti.
“Belki markete falan gitmiştir!” dedi Alparslan, Seda cevap vermeden Ebru’nun numarasını çevirdi. Ebru sessiz evin içine yankılanan telefonunun sesini duydu. Mehmet ile göz göze geldiler.
“Beni merak etmiş olmalılar!”
“Evet etmişlerdir!” dedi Mehmet ama yerinden kalkmadı. Bütün gece Ebru’nun yanın başında öylece oturmuştu.
“Tuvalete gitmem gerek benim!”
“Tamam!” dedi Mehmet ve onun ellerini yatağa birleştiren kısmı çözdü sadece ve kalkmasına yardım etti, koridorun ucundaki tuvalete götürdü onu.
“Beni çözmeyecek misin?”
“Böyle halledebilirsin, yardım ederim!”
“Hayır hallederim!” dedi telaşla ama Mehmet onu dinlemedi içeri geçip klozetin kapağını açtı sonra gözlerini sıkıp kapattığını ona göstererek kotunu çözmeye çalışınca, Ebru telaşlanmamaya çalışarak kendi çözdü düğmeleri, “Sen içerideyken yapabileceğimi sanmıyordum!” dedi nazikçe ve Mehmet başıyla onaylayarak çıktı dışarı ama kapıyı aralık bıraktı.
“Yakında bana alışacaksın, o zaman utanmana gerek olmayacak!” dedi kapının diğer tarafından. Ebru pantolonunu indirdi ayağını kapının açılma ihtimaline karşılık karşıya uzatarak mesanesini boşalttı. Her an kağıt açılacak diye tedirgin olduğundan zorlanarak yapabilmişti. Elinden geldiğince çabucak temizlendi ve toparlandı. Mehmet onu yeniden yatağa bağlayıp, “Gidip kahvaltı alayım!” diyerek çıkıp gitti.
“Açmıyor!” dedi Seda, “Acaba gece geri gelmedi mi?”
“Orada kalmış olabilir bırakacak kimse olmadıysa! Akrabasıymış ne de olsa!”
“Haber vermez mi sence?”
“Unutmuştur haydi biz kahvaltıyı hazırlayalım Aradığını görünce döner nasılsa!” dedi Alparslan ve ikisi dolaptan kahvaltılıkları çıkarmaya başladılar.
Çayın suyunu koyarken “Yok! Bu işte bir iş var!” dedi Seda. Bu sefer mesaj attı Ebru’ya.
Aradan iki saat daha geçtiğinde Seda artık iyice telaşlanmıştı. Alparslan ne dediyse ikna olmuyordu en az yirmi kere o aramış, beş alto kez de Alparslan’a aratmıştı. Ebru telefonun sesini her duyuşunda kurtulmaya çalışıyor ama sağlam ipleri çözmesi mümkün olmuyordu. Mehmet ona nereden getirdiğini anlamadığı taze poğaça portakal suyu ve sahanda yumurta getirmişti. Poğaça neredeyse sıcaktı. Bu defa iğrenmediği için onun hepsini yedirmesine izin verdi. Buradan koşarak kaçmak zorunda kalırsa en azından gücünü kaybetmemeliydi.
Sezen hanım da kızını iki kez aramış ama ulaşamamıştı. Ebru birilerinin onun yokluğunu çoktan fark ettiğine emindi. Alparslan ve Seda’nın onda kalıyor olmaları bir şanstı. Gece evde olmadığını anlayınca boş durmayacaklardı. Şu Ajda denilen kızı arayan olmamış mıydı acaba?
“Burada bizi kim bulabilir ki?” dedi sonra kendi kendine. Mehmet’in arabasına binip doğrudan buraya gelmişti, kimseye haber vermemişti, kimse nerede olduğunu, kiminle gittiğini bilmiyordu. Onu arabaya binerken birileri görmüş olabilirdi. Anne ve babasını düşününce gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Mehmet bütün gün ortada gözükmemişti. Neyse ki sabah pencereleri yeniden açtığı için içerisi nefes alınabilecek kadar iyiydi. Akşam geri geldiğinde yeniden tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. Tuvaleti tekrar incelerdi ama oradan çıkıp gidebileceği hiç bir yer yoktu. Pencere yoktu zaten, tavandan havalandırılıyordu. Odaya dönerken koridora daha dikkatli baktı bir sürü oda vardı. Hapis olduğu odanın pencerelerinden ağaçların tepeleri görünüyordu. Ya ikinci ya da üçüncü katta olmalıydılar. Anne ve babasının olduğu odaya bir kat çıkmışlardı ama ev o kadar büyüktü ki neresinde olduğunu kestiremiyordu.
“En azından yatağa bağlamasan tuvaletim gelince kendim gidebilirim. Burada nereye kaçabilirim ki zaten!” dedi bir umutla odaya döndüklerinde ama Mehmet sadece gülümsedi ve onu aynı şekilde yeniden bağladı.
“Herkesi kış bahçesine geçirdim! Seninle baş başa kalmak istediğimi söyleyince beni anlayışla karşıladılar!”
“Umarım çok rahatsız olmamışlardır benim yüzümden!” dedi Ebru gülümseyerek.
“Hayır tabi ki olmadılar onlar benim ailem ve mutlu olmamı istiyorlar. Yarın Gülfem ile buluşturacağım seni, kızcağız şu alınganlığından kurtulsun!”
“Tabi iyi olur!” dedi Ebru, demek ki onu dışarı çıkarması gerekecekti, o zaman evin neresinde olduğunu anlayabilirdi.
(devam edecek)
.