Gölgeler – Bölüm 16

Ebru girdiği gösterişli salonda aldığı toz kokusundan rahatsız oldu biraz. Belli ki bu salona uzun süredir giren yoktu. Yine de Mehmet’e ayıp olmasın diye geçip bir koltuğa oturdu. Kahverengi deri koltuklar o kadar gösterişli ve büyüktü ki insanı yutacak büyük bir canavarmış gibi gözüktü Ebru’nun gözüne, kalktı hemen. Bu kadar büyük bir evi neden isterdi ki insan etrafına bakınca bir yaşam alanı göremiyordu, bir müze de göremiyordu, canı olmayan bir yerdi burası. Yaşam eksilmişti çoktan. Kendi ailesini hayal bile edemedi bu evde, aslında hiç bir aileyi hayal edemedi. Burası yuva olmak için uygun bir yer değildi ona göre. Ailesi de Mehmet gibi gösterişe meraklıydı belki, insan hizmetçileri bile olmayan bu koca eve ne yapardı ki, mutfağı bile bulamazdı burada. Bulsa, geri dönemezdi muhtemelen. Oymalı büyük sehpaların ayakları sarmaşık gibi yapılmıştı, üzerindeki ağır cam yüzeyin üzerinde yine ahşaptan oyulmuş büyük bir tabak duruyordu. Ahşabın bu kadar soğuk durabileceği tek yer burası herhalde diye düşündü. Biraz sonra Mehmet’in ayak sesleri yeniden duyulunca, kapıya yöneldi ve çıktı salondan.

“Haydi gel!” dedi Mehmet heyecanla, “Seni yukarı onların yanına çıkaracağım!”

“Tamam!” dedi Ebru ve onun arkasından çıktı basamakları tek tek, basamaklar sağa ve sola ayrılan iki koridora ulaşıyordu. Gösterişli ve karanlıktı yine, evin içinde tuhaf bir koku vardı. Tuhaftan öte, pis bir koku sanki. Ayıp olmasın diye sesini çıkarmadı ve onun kapısında durduğu odanın önüne geldi.

“Hazır mısın?” dedi Ebru’ya bakıp

Başını salladı Ebru ama koku giderek midesini bulandırmaya başlamıştı, “Keşke evden çıkarken bir şeyler yeseydim!” dedi kendi kendine ve çift kanatlı kapıyı açan Mehmet’in ardından odaya girince gördüğü manzara karşısında donup kaldı.

“İşte!” dedi Mehmet, “Annem, kız kardeşim ve bu da babam!”

Tahta başlıklı yatağın içinde elleri yorganın üzerinde bir kız yatıyordu. İki yanındaki koltukta oturan insan bedenlerinin görüntüsü Ebru’yu bayıltacak kadar kötüydü. Kızın yüzünü tam göremiyordu, koltuktaki çürümüş cesetlerden yükselen koku yüzünden bağıracak hali bile kalmamıştı.

“Anne, baba, Gülfem! İşte size bahsettiğim o güzel kız!” dedi Mehmet neşeyle, Ebru yığılıp kalmadan önce bu garip neşeyi fark edebildi sadece.

Gözlerini açtığında o mide bulandırıcı kokuyu yeniden aldı. Gördüğünün bir hayal olduğunu sanıyordu ama Mehmet’in onu soktuğu odaya benzer bir başka odada yatağa bağlı olarak yattığını fark edince, bağırmaya başladı. Kolları başının üzerinden yukarı uzanmış el bileklerinden yatağın büyük başındaki oymalara sıkıca bağlanmıştı. Yatağın ayak ucuna yakın tekli koltuktaki kadını görünce hemen tanıdı. Pıhtılaşmış kan boynundan aşağı akarken kurumuş olmalıydı. Başı hafifçe yana düşmüş, gözleri açıktı. Bu Mehmet’in öperken gördüğü at kuyruklu kadındı.

Kapı açılıp Mehmet içeri girince, yeniden çığlık atmaya başladı.

“Nesin sen böyle? Çöz beni hemen!”

“Ah sesini duyunca geldim hemen, Ajda ile tanıştın mı? Seni çok merak etti!”

“Sen bir katilsin! Bu insanların hepsini öldürdün!”

“Hayır, hayatım, onları öldürmedim! Bir esaretten kurtardım sadece, hepsinin ne kadar mutlu olduğunu göremiyor musun?”

“Mehmet yalvarırım, çöz beni, inan kimseye söylemem bu gördüklerimi!”

“Ama annemlerle tanıştıktan sonra benimle konuşmak için kalacağına söz verdin unuttun mu? Ayrıca seninle vakit geçiremeden düşüp bayılınca çok üzüldüler!”

“Sen delirmişsin!”

“Kimin deli, kimin akıllı olduğu tartışılır çoğu zaman bilirsin!”

“Çöz beni lütfen!”

“Olmaz, seni çözersem kaçmaya çalışırsın, bak Ajda’ya o da kaçmak istedi ama maalesef onu yakaladım! Başına böyle şeyler gelsin istemiyorum!”

“Burası berbat kokuyor! Bu cesetler çürümüş görmüyor musun?”

“Bir süre sonra koku kalmıyor merak etme!”

“Ne istiyorsun benden?” dedi Ebru hırlayarak, hem korkuyor, hem bir an önce gitmek istiyordu.

Mehmet yatağa yaklaştı, koltuğun önünden geçerken Ajda’nın morarmış yüzünü okşadı, sonra Ebru’nun yanına gelip aynı şekilde elini onun yanağına uzattı. Ebru başını korkuyla diğer yana çevirince, çenesini sıkıca tutup yüzünü kendine çevirdi.

“Sana yemek pişireceğim! Yemekte konuşuruz!” dedi ve dönüp hızla çıktı odadan.

Ebru kusacakmış gibi öğürdü, karşısında duran kadının bedeninden yükselen koku dayanılmazdı.

“Bir pencere aç lütfen!” diye bağırdı, ayak seslerin yeniden duydu, Mehmet içeri girdi, “Ajda seni rahatsız ediyor ama kıskanmana gerek yok!” diyerek cesedin kolunu boynuna dolayıp kucağına aldı ve odadan çıkardı. Onu koridora sert bir şekilde attığını duydu Ebru, sonra odaya yeniden girdi ve iki büyük camı da sonuna kadar açtı, dönüp Ebru’ya gülümsedi ve yeniden çıktı. Duyduğu ses muhtemelen Ajda’nın ölü bedeninin yerde sürünürken çıkardığı sesti.

“Allahım ne yaşıyorum ben, ne olur bir rüya olsun!” bu diye ağlamaya başladı. Kollarını ipten kurtarmaya çalıştı ama çok sıkı ve kalın bir iple bağlanmıştı. Burada bağırsa kimsenin duyamayacağını gelirken görmüştü, evde ikisinden başka canlı olup olmadığından emin değildi. Gördüğü cesetler gözünün önünden gitmiyordu, Ajda’nın kanı koltukta duruyordu. Onu da buraya getirmiş ve sonunda öldürmüştü demek.

“Beni de öldürecek kesin!” dedi inleyerek, açık camlardan içeri temiz hava girince mide bulantısı hafiflemişti.

“Suyuna git Ebru, onu kızdırma!” dedi kendi kendine, derin derin nefes aldı, “Düşün, bir yol düşün!”

Panikten bir şey düşünemiyordu, iplerden kurtulsa korunun içinde saklanabilirdi. Köpekler geldi aklına, ikisi de bağlı değillerdi. Başı dönüyor ve korku giderek yükseliyordu. Yeniden derin derin nefesler aldı. Acaba çantası ve telefonu neredeydi? Burada olduğunu kimseye söylememişti.

“Neden geldim? Neden?” dedi kendi kendine, “Bu adama nasıl inandım, nasıl sevdim ben?”

Alparslan ve Seda eve geldiklerinde sonunda onu merak edeceklerdi ama nerede olduğunu nasıl bileceklerdi.

“Allahım bir mucize göster lütfen! Yalvarırım bir mucize!” diye inledi. Burada ölecek ve diğer cesetlerden biri olacaktı muhtemelen ve bu deli başkalarını getirip onun da cesedini tanıştıracaktı. Onları ne zaman öldürmüştü acaba? Annesi ile konuşmaları kız kardeşinin ameliyatı her şey yalandı demek! Onu o kızla gördüğünde aldatıldığını hissetmişti, basit bir aşk aldatması! Peki ya şimdi?

Seda ve Alparslan olanlardan habersiz alyans beğeniyorlardı. Seda ağır olmasa da kalın olsun istiyordu, yıllar boyu parmaklarından çıkarmayacakları zarif bir alyans. Alparslan kalın olmasına karşı değildi ama yüzeyi düz olsun istiyordu en azından onunki öyle olsundu.

“Kadın yüzüğü gibi olmasın!” demişti.

Son girdikleri kuyumcu ikisini de bir sette ikna edince kaporayı bıraktılar. Alparslan babasından para alıp gelmişti, alyans bakma olayını önceden planlamışlardı. Yüzük parmağına büyük gelse de Seda gidince Ebru’ya göstermek için parmağına takıp fotoğraf çekti, annesine de gönderecekti. Alyansları seçmiş olmanın mutluluğu ile çıktılar çarşıdan. Ebru’yu almaya gitmeyecekleri için sakin bir yerde yemek yemeye karar verdiler. Sonra da eve gidip dinleneceklerdi. Ebru beni bırakacaklar dediği için cenaze evinde onu aramak istemediler. Belli ki mevlit okunduğu için gitmek zorunda kalmıştı. Yüzüklerin ve gelinliğin hayali ile yemek yemeye gittiler Alparslan damatlığını diktirecekti. Hazır takımların vücudunda istediği gibi durmadığını düşünüyordu. Ayrıca damatlık olarak satılan takımlardan yakalarındaki satenler sökülüp normal takıma çevrilebilse bile haz etmiyordu.

“Ben bile hazır gelinlik giyeceğim sen ne alemsin!” diye dalga geçiyordu Seda onunla.

Ebru’nun ne tür bir cenaze evinde olduğunu bilmedikleri için keyifleri yerindeydi.

(devam edecek)

Gölgeler – Bölüm 16” için bir yanıt

Yorum bırakın