Ebru hemen ütüleri topladı, ütülediklerini yerine kaldırdı. Cenaze evine gidiyorum dediği için çok süslenemezdi, zaten ailenin yanına abartılı giyinip gitmeye gerek yoktu. Gardırobu açıp ne gideceğini düşündü yirmi dakika, yatağın üzerine çıkarıp durdu bir şeyler ve tek tek geri koydu hepsini. Sonunda sade ve siyah bir elbise seçti. Ofis elbisesi gibiydi ama üzerindeki kemer ve eteğindeki küçük desenler onu daha gündelik elbiseye çevirmişti. Boynuna inci kolye takınca kendini müdire hanım gibi gördü aynada, elbiseyi çıkarttı, bir bluz ve kot pantolon en iyisiydi. Sonuçta okul arkadaşıydılar. En sevdiği işlemeli bluzunu ve dar kotunu giydi. Altına topuklu ayakkabı giyecek ve bir el çantası alacaktı. Takılarını da seçince hemen duşa girdi.
Mehmet’in gelmesine on beş dakika kala hazırdı. Evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyordu. Seda’lara yalan söylediği için kendini kötü hissediyordu. Oysa başından beri her şeyi onunla paylaşmıştı. Semih aklına geliyordu sürekli ama “Bu bir randevu değil!” diyordu kendi kendine, Mehmet’in ailesi ve sürekli bahsettiği kız kardeşi ile tanışacaktı. Zavallı kız onca ameliyattan sonra ağabeyinin bahsettiği kızla tanışmak istemişti. Mehmet ona ne söylemişti acaba Ebru hakkında, sonuçta Seda veya Alparslan hakkında değil onun hakkında konuştuğuna göre arkadaşlıktan fazla şeyler söylemiş olmalıydı ya da belki en iyi arkadaşım demişti kim bilir? Öptüğü o kız ne olmuştu? Belki ayrılmışlardı, belki de bir kaç günlük bir ilişkiydi sahiden.
“Her şeye bu akşam cevap bulacağım nasılsa!” dedi kendi kendine mesaj bildirimini duydu, hemen telefonunu aldı.
“Aşağıdayım, hazır olunca inebilirsin!”
O da erken gelmişti, çok hevesli görünmemek için biraz oyalanmak istedi ama içindeki ses “Bu bir randevu değil!” diye tekrarlayınca, vazgeçti, çantasını aldı ve indi aşağı.
Mehmet o gösterişli arabasının indirdiği camından onu görünce indi, zarifçe elini öptü ve elini bırakmadan arabanın diğer tarafına geçirip, kapıyı açtı ve onu arabaya bindirdi.
“Heyecanla seni bekliyorlar!” dedi arabayı çalıştırırken.
“Doğrusu ben de biraz heyecanlıyım!”
“Onları seveceksin! Teklifimi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim.”
“Davet için ben sana ve ailene teşekkür ederim!”
“Villa çok güzel bir yerde, orayı beğeneceksin, ailem Gülfem yüzünden şehir kalabalığını pek tercih etmiyor!”
“Şehrin sevilecek bir yanı yok zaten!” dedi Ebru, İstanbul ve Çanakkale’yi kıyasladığından Çanakkale her zaman galip geliyordu. İstanbul’un bir büyüsü olduğunu inkar etmiyordu ama yaşarken bu büyüyü hissetmek zordu. Kısa gezilerle gelip gidenler için daha etkili bir büyüydü sanki. Dışarıdan bakınca içeride bir saray havası varmış gibi gözükse de sarayın kapılarından geçip içerilere girdikçe sarayın köhneleşmiş o yüzü açığa çıkıyordu. Parlak ve pahalı kumaşlarla donatılmış saray erkanı ve geride hizmet edenlerin yaşadığı izbe koridorlar gibiydi bazı sokaklar. Neredeyse kanalizasyona kat çıkmış gibi bir his bırakıyordu insanın içinde. Tarihin güzelliği, insan kokusunun çirkinliği ile yok olmuştu çoğu yerde. Çanakkale’deki tarih ile buradaki tarih farklıydı, burada tarihi bir müze haline getirmek isteseler her bir katı başka olan bir kuleye dönüşürdü belki de. Sırları olan bir şehirdi İstanbul, sırları kimi yerde güzellikler ve yeşilliklerin altında, kimi yerde Arnavut kaldırımı sokaklara, kimi yerde ise sokak aralarına sıkışmış tarih kokan binalar, çeşmeler ve dehlizlerdeydi. Şehrin genişleyen yüzü, dışarıdan bir veba gibi içlerine kadar girmiş, içerideki dokuyu çoktan hasta etmişti. Eskilik turistik olmayan yerlerde kir ve pasa, turistik yerlerde arabesk ve tuhaf bir görünüme bürünüyordu. Yenilenen her taş parçası ile yok olan bir şehirdi İstanbul. Birbiriyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmadan bir avlunun içinde öylece bekleyen Alman çeşmesi ve Dikilitaş çok alakasız gelmişti Ebru’ya her zaman.
“Sessizsin!” dedi Mehmet.
Heyecanını yatıştırmak için arabadan çıkıp giden zihni hızla geri geldi Ebru’nun.
“Seyrediyordum!”
“Çanakkale’ye dönecek misin?”
“Sanırım hayır! Bir kaç yer bekliyorum, dün söylemiştim.”
“Evet, belki ben kendi işimi kurduğumda, yani Gülfem istediği sonucu aldığında, birlikte çalışabiliriz!”
“İnşallah bir an önce ayağa kalkar, kız kardeşin senin için çok önemli!”
“Ailem önemli aslında!”
“Evet anlıyorum!”
“Sen anne ve babanı seviyorsun!”
“Evet seviyorum!”
“İşte beni anlarsın!”
“Tabi”
Yola çıkalı yirmi dakikayı geçmişti, şehrin trafiğinden henüz çıkmış sayılmazlardı ama koruluk bir alandan geçtiler.
“Burası ne kadar güzelmiş. İnsan bu şehirde yaşa da bir ömürde her yerini görmeyecekmiş gibi hissediyor!”
Başını salladı Mehmet, o İstanbul’u pek sevmezdi aslında, küçük ve sakin yerleri seviyordu. Seçtiği meslek oralarda yapılamadığı için burada kalmak zorunda olacağını söylemişti bir keresinde. Hiç biri kendi sevdikleri şehirlerde yapabilecekleri bir alan seçmemişti nedense. Yapılamayacağı için değil, elbette iç mimarlık her şehirde geçerli bir meslekti ancak zengin değildi. Zenginlikten kasıt para değildi elbette, mesleki zenginlikti söz konusu olan.
“Biraz daha var, müzik açmamı ister misin?”
“Hayır iyi böyle!”
“Biliyor musun aslında seninle konuşmak istediğim şeyler var benim!”
“Öyle mi?” dedi Ebru, heyecanlanmıştı.
“Evet, yani birden bire eve dönmem gerekince fırsat olmadı!”
Ebru’nun aklına yine o kız gelmişti, “Tabi çok meşguldün!”
“Evet ama bu gün belki biraz konuşabiliriz ne dersin?”
“Annenlerle tanışmayacak mıyız?”
“Onlarla tanıştıktan sonra!”
“Tabi biraz daha kalabilirim sanırım!”
“Sevindim, teşekkür ederim! Bu benim için önemli bir konu!”
“Yine mi yanlış anlıyorum acaba?” dedi Ebru kendi kendine. Keşke şimdi Seda’yı arayabilseydi.
Yarım saat sonra Mehmet, uzaktan görünen büyük villaya gittiklerini söyledi. Yoldan büyük arazinin içindeki ev görünüyordu. İnsan kısa süreliğine kalmaya geldiği bir yerde neden bu kadar büyük bir araziyi kiralardı ki, üstelik bu kadar uzakta?
“Babamın arkadaşının yeri burası? Ne düşündüğünü tahmin ediyorum!” dedi Mehmet gülerek, “Göreceksin gerçekten çok güzel bir yer, annem daha uzun kalmak istedi evi görünce, hatta burayı alıp, alamayacağımızı?”
“Evet İstanbul’da böyle bir yerde yaşayınca şehir içinde bir ülke kurmuş gibi oluyordur sanırım!”
“Öyle, atlar var, sana hepsini göstereceğim. Bir şato gibi gerçekten. Güvenlik sistemi inanılmaz. Böyle bir yeri korumak zor tabi.”
“Evet öyledir sanırım!”
Evin yüksek dış duvarlarının yanından kıvrılan yola girdikten beş dakika sonra büyük demir kapıya vardılar. İki büyük siyah köpek kapıya doğru atladı hemen.
“Merak etme beni tanıyorlar, arabayla geçeceğiz zaten!” dedi Mehmet. Kapı otomatik açıldı ve köpekler kapılar açılınca susup kenara geçtiler. Bir koruluğun içinden geçip evin önüne geldiler.
“İşte burası!”
“Çok büyük gerçekten, burada bir aile mi yaşıyor?”
“Aslında bir yıldır kimse yaşamıyor!”
Ebru şaşırmış gibi bakınca, “Sahipleri yurt dışındalar! Burada yaşamaktan sıkılmışlar inanabiliyor musun?”
“Hayır!” dedi Ebru gülerek, Mehmet arabadan inip kapıyı açmış ve onu elinden tutup indirmişti. Evin kapısına gelince anahtarla kapıyı açtı. Böyle büyük bir evde kapıyı biri açar sanmıştı Ebru.
“Yurt dışına gidince çalışanları göndermişler!” dedi Mehmet sanki aklından geçenleri duyuyormuş gibi, “Bizim için bir kaçını ayarlayacaklardı ama çok kalmayacağımız için annem istemedi. “
Evin büyük girişi çok sessizdi.
“Yukarıda Gülfem’in yanındadır onlar, sen şöyle bekle, ben gidip kontrol edeyim ve sana haber vereyim!”
“Tabi, olur!” dedi Ebru ve Mehmet’in eliyle gösterdiği gösterişli kapıya yürüdü. Mehmet’in merdivenleri koşarak çıktığını duydu içeri girerken.
(devam edecek)