Gölgeler – Bölüm 11

Ebru onun yüzündeki acıyı gerçekten görünce yumuşadı ve ailesinin ve onun Çanakale’deki hayatlarından bahsetmeye başladı. Gerçekten çok ama çok güzel bir şehirdi Çanakkale insanlar elbette şehitlik ziyareti ve turistik olarak geldiklerinde çok beğeniyorlardı ama bir Çanakalle’li olarak, onun gözündeki şehir başka bir yerdi. Şehir merkezi ve şehitliklerinden yarattığı o yoğun etki, boğazda insanın yüzüne vuran o asi rüzgar, Bozcaada, Gökçeada hepsi çok güzeldi ama çiftlik onun için asıl yuvaydı. Hayvanları vardı, tarlaları vardı, gülümseyerek uzun uzun anlattı Semih’e. Akdeniz güzeldi, ama Çanakkale daha güzeldi.

“Yani oraya mı gitmeliyim? Aslında hiç görmedim Çanakkale’yi”

“Önce bir geziye gidersiniz, ailem orada, ben de orada olursam o zaman haber verirsiniz, sizi çiftliğe davet ederim!”

“Siz oradan gelmediniz mi?”

“Hayır ben İstanbul’dan geldim!”

“Ha doğru ya, anlattınız, amcanızın evi falan değil mi?”

“Evet doğru!”

Böyle başlayan sohbet akşama kadar keyifle devam etti, ikisinin de karnı acıkınca, dünden kalanları yediler. Sohbet ilerledikçe, şehirlerden, filmlere geldiğinde ikisinin de aynı seri filmleri sevdiği ve defalarca izledikleri ortaya çıktı. Bu mecburi hafta da bir seriyi tamamlayabilirlerdi yeniden hem de sevdikleri filmler hakkında sohbet edebilirlerdi. Semih bir kaç kez yurt dışına gitmişti, orada bir arkadaş grubu ile yedi ay kalmış ve bir film grubuna üye olmuştu. Türkiye’de pek yaygın olmasa da orada vardı. Aslında pek tarzı olmayan bir sürü film izlemişti, bazıları güzeldi ama çoğunlukla sıkılmıştı. Oradaki arkadaş grubunu ve neden gittiğini anlattı. Bazen ağrılar çoğaldığından, Ebru Arslan beyin dediği gibi buz hazırlayıp, acıtmadan bacağının üzerine ve yanlarına koymasına yardım ediyordu.

Ertesi gün daha arkadaşça başladı, artık birbirlerine siz demeyi bırakmışlardı. Sabah Ebru keyifle uyandı ve fırına yürüdü yine, bu sefer deniz kabuklarını cebine doldurmadı, denize girip eve öyle döndü. Marketten gelirken aldığı taze fasulyeleri koyduğu küçük leğeni o duş alırken ayıklasın diye uyanan Semih’in kucağına bıraktı.

“Kılçıklarına dikkat et!” dedi odasına girerken.

Dördüncü günün sonunda artık ev arkadaşlığından ikisi de keyif alıyorlardı. Arslan bey eve üç kez hemşire gönderip, Semih’in ayağına baktırmıştı.

“Çok forsluyum gördüğün gibi” diyordu Semih, “Hastanenin en iyi doktoru, tüm imkanları seferber ediyor!”

“Evet bu nasıl oluyor böyle?”

“Kayınpederi hastanenin büyük ortağı olunca oluyor!” dedi Semih gülerek, “Yani benim başıma ilk geliyor olsa da bu imkanlardan faydalanmak, böyle bir arkadaşım olduğu için şanslıyım!”

“Keşke o kaza hiç olmasaydı da bu imkanları da bilmemiş olsaydın!” dedi, Ebru yüzü düşerek.

“O zaman tanışamazdı ki!” dedi Semih ama Ebru göğüs kafesine elektrik verilmiş gibi hissetmiş olmasına bir anlam veremedi. O günün akşamı ona Mehmet’ten bahsetti.

Semih’te onun bu kadar kendini gizlemesine bir anlam verememişti ama belli ki bu Ebru’nun suçu değildi ki, adam düpedüz ilgi göstermişti ona.

“Ben öyle sandım ya da!” dedi Ebru ama elinde olmadan sesi titreyince Semih onun göründüğünden daha çok incindiğini anladı.

“Şu gelecek arkadaşların o grup yani?”

“Evet onlar! Sanırım yarın geliyorlar!”

“Harika sıkılmazsın artık!”

“Sıkılmıyorum zaten!” dedi Ebru ikisi de belli belirsiz gülümsediler, Ebru iyi geceler dileyip kalktı ve odasına gitti. Kapıyı ilk geceden sonra hiç kilitlememişti.

Alparslan, Ebru’nun kendi başına yazlığa gitmesinden, onca yolu alışık olmadan alıp, kazayı yapmasından ve tanımadığı bir adamla kaç gündür yazlıkta kalıyor olmasından pek haz etmemişti. Yani anlıyordu Mehmet çok saçma bir şey yapmıştı ama daha ne olduğu tam ortada değildi, ortada olsa da zaten Mehmet aslında iki kızın düşündüğü kadar da Ebru’ya umut vermemişti. Yani erkekler kadınlara bakardı, hoşlanmış olabilirdi ama demek ki hayatında biri vardı ve o yüzden de hoşlansa, baksa da bir girişimde bulunmamıştı, bu da bir erkek olarak Mehmet’in Ebru’ya saygı duyduğunu gösteriyordu. Ebru sanki aldatılmış bir kadın gibi davranıyordu. Evdeki adamın ne mal olduğu belli miydi bari?

Seda yol boyunca sözlüsünü sakinleştirmeye ve gittiklerinde Ebru’ya bir şey söylememeye ikna etmeye uğraştı ve sonunda ondan yemin aldı.

“Eğer o herif rol yapıyorsa ben anlarım!” dedi Alparslan, “Aynen yolcu ederim sonra!”

“Adam yalandan mı ameliyat oldu yani Alparslan!” diye parladı sonunda Seda, “Arkadaşımın sesi iyi geliyor, bunu bozacak bir şey yaparsan seni gebertirim!”

Alparslan, Seda’nın huyunu bildiği için sesini çıkarmadı. Aslında kızlara söylemeden Mehmet’i bir kaç kez aramıştı, açmayınca “Kız kardeşin nasıl?” diye yazmıştı. Onlar burada aldatılmış kadın tripleri atarken acaba adamın kardeşine bir şey mi olmuştu? Niye açmıyordu ki telefonu? Seda zaten Mehmet’in Ebru’ya umut vermediğini hiç kabul etmiyordu. Umut verip, bu kadar sır saklamanın da aldatmak olduğunu söylemişti. Ebru’yu değil sadece yakın arkadaşlarını da aldatmıştı o. Alparslan daha bir şey bilmedikleri için bu suçlamaları biraz abartılı buluyordu. Adam sevgilisi olunca söylemek zorunda değildi ayrıca, belki saklanması gereken bir ilişkiydi.

“Nasıl yani?” demişti Seda hemen ters ters

“Yani belki kadın evlidir, ailesi kızıyordur ne bileyim bir sürü neden olabilir? Hocalardan birinin kızıdır!”

“Biz ne yapacaktık, elimize davul alıp, aleme ilan mı edecektik yani?”

“Ya kızım! Anlamadan bilmeden bence bu kadar hak yemeyin!”

Konu kadın dayanışması erkek dayanışmasına kadar gelince sonunda Seda yemini alıp konuyu kapattırmıştı. Gidip Semih’i göreceklerdi, adam zaten mecbur olduğu için oradaydı, üstelik Ebru ısrar edip onu eve almıştı. Belki iyi biri çıkardı, anlaşırlardı. O yüzden o konuda da ağzını açmayacaktı Alparslan! Bu Ebru’nun hayatıydı, bu da Seda’nın son sözüydü.

“O zaman sen niye bu kadar savunuyorsun!” dedi Alparslan ama Seda’nın yan bakışını görünce sustu.

Eve vardıklarında saat beşe gelmişti. Onlar gelecek diye Ebru bütün gün hazırlık yapmıştı. Semih annesinin hallerini görmüştü onda, tabi ona söylememişti bunları. Uzun zaman sonra yaşanılan bir evde olmak hoşuna gidiyordu. Canlı bir evdi burası. Sonuçta az zamanı vardı, kendi sessiz evine dönüp, üzerine basabildiği için her işini kendi yapacağı köhne dünyasına dönecekti. Bu arada iki alıcı vardı dükkan için haber gelmişti ama bu durumda olduğu için şimdi ilgilenemiyordu. Babası gibi mal konusunda kimseye vekalet vermezdi. Adamlar ciddi alıcıysa zaten bir hafta on günü mesele edecek değillerdi.

Seda ve Alparslan geldiklerinde önce Ebru onları kucaklayıp tebrik etti. Seda hemen kafasını salona çevirmiş, kanepeye hapis kalmış Semih’i görmüştü. Alparslan da fark etmişti. Ebru tanıştırmak için onları Semih’in yanına getirdiğinde, Seda’nın yüz ifadesi onu beğendiğini belli ediyordu, Alparslan ise doğrudan bacağına bakmıştı. Parmak uçlarını açıkta bırakan sargıların altında ki bacağın şişliği görünüyordu.

“Geçmiş olsun!” dediler ikisi de nazikçe, Semih’te tebrik etti onları. Seda söz fotoğraflarını hemen Ebru’ya atmış Ebru’da bir iki tanesini Semih’e göstermişti.

“Size soğuk bir şeyler vereyim! Bir duş alıp rahatlayın, yemek yiyelim!” dedi Ebru kalkıp mutfağa gitti. Daha o kalkarken Seda bir seri soru sormaya başladı Semih’e. Alparslan’da onun sözlerinde tutarsızlık yakalamaya çalışıyordu. Ebru onlara Semih’in başına gelenleri anlatmamıştı. Bu özel ve hassas bir konuydu.

(devam edecek)

Yorum bırakın