Dönüşte giderken ki keyfi eksilmiş terliklerini sürümeye başlamıştı. Hafif toz toprak bürümüş yolda terliklerinin çıkardığı o sürünme sesi tuhaf bir rahatlık veriyordu içine. Sıcaklık henüz çok değildi ama bir saate kalmaz ortalık yanmaya başlardı.
Anahtarı sokup içeri girdiğinde, Semih’i kanepeden kafasını uzatmış ona bakarken buldu.
“Günaydın!”
“Günaydın, nasıl geçti gece, ağrı oldu mu?” dedi elindeki poğaça poşeti ile gelip. Poğaçaların kokusu Semih’in burnundan gelip geçti.
“Biraz! Bir tane şimdi alabilir miyim?”
“Poğaça mı? Tabi” diyerek bir tane çıkarıp ona uzattı. Dönüp mutfağa çayın suyunu koymaya gitti.
“Deniz nasıldı?”
“Deniz mi? Denize girmedim ki?”
“Neden şimdi en güzel saatleridir. Ben çok severim.”
“Ben de severim aslında!” diye gülümsedi peynir tabağındaki peyniri dilimlerken.
“Bence kahvaltıdan sonra havlunuzu alın ve plaja gidin ben başımın çaresine bakabilirim. Böyle bütün gün başımda nöbet olmaz!”
“Olabilir!”
Derin bir iç çekti Semih, Ebru onun da suya girmek istediğini anladı ama zaten yürüyebilse onu evine bırakacaktı sesini çıkarmadı.
“Bir kaç gün sonra arkadaşlarım gelecek!” dedi tepsiyi ona verirken.
“Beni bırakmanız gerekecek!”
“Aslında durumunuza göre, yani onlar sizden rahatsız olmaz, yeni sözlenmiş olacaklar.”
“Sizin de var mı?”
“Sözlüm falan mı?”
“Birisi hayatınızda var mı?”
“Hayır!” dedi ama aklına Mehmet geldiği için buruk söyledi biraz.
“Yeni mi bitti!”
Ebru ona baktı tabağıyla oynamayı bırakıp, yine masa olarak kullandıkları masaya geçmişti.
“Başlamadan bitti işte öyle şeylerden! Siz de durum ne?”
“Benim mevzular karışık! Kahvaltıdan sonra benim tuvalete gitmeme yardım ederseniz sonra üç dört saat denize gidebilirsiniz. Bir sıkıntım olursa ben sizi ararım. Klimanın ve televizyonun kumandası ile idare edebilirim.”
“Tamam!” dedi Ebru, denize girmenin ona iyi geleceğini biliyordu. Biraz yalnız kalmış olurdu, sonuçta kafasındaki düşüncelerden bu kaza ve sonuçları ile kaçmış olsa da oralarda bir yerlerde onu beklediklerini dün gece başını yastığa koyar koymaz ortaya çıkışlarından anlamıştı. Semih tabağı ile oyalanırken ona baktı. Söylemese de belli ki ağrısı vardı. Kalkıp raftan ilaç kutularını çıkardı ve iki ilacı çay tabağına koyup, bir bardak su ile ona götürdü.
“Belki de kalsam iyi olur, deniz kaçmıyor!”
“Arabayı ben görmedim, kendinizi cezalandırmaya gerek yok! Ama siz bir yere kaçmasanız iyi olur!”
“Neden sürekli kaçacağıma takıldınız anlamadım, sizi alıp kendi evime getirdim sonuçta!”
Güldü Semih ama bu sefer gerçekten güldü, aslında “Uzun süredir kendimi böyle rahat hissettiğim olmamıştı!” diyecekti ama “Sonuçta siz kaybolursanız bu koltukta beni bulabilirler açlıktan ölmüş vaziyette!”
“Arslan beyi ararsınız gelir sizi kurtarır!” dedi Ebru gülerek.
“Belki de kurtulmak istemiyorumdur!” dedi çayını yudumlarken Semih ama Ebru duymadı. Dünden beri Ebru ona her yaklaştığında içinde bir heyecan dalgası hissediyordu. Daha birbirlerini hiç tanımıyorlardı. Bir yabancıya bu kadar yakın hissedip, bu heyecanları taşımak çok saçmaydı.
“Kafamı mı vurdum acaba?” diyordu kendi kendine, Arslan hastanede onu Ebru’ya doğru iterken fark ettirmeden algısını mı işlemişti. Bu kızla bir şeyler yaşayacakları fikrini sokmuştu belki de kafasına, bir süredir de tüm duyguları kapalı yaşadığı için şimdi içinden yükselenleri ona yönlendirdiğini sanıyordu herhalde. Sonuçta en çok bir hafta sonra ayağını basacaktı ve Ebru onu evine bırakıp hayatından çıkıp gidecekti. Arkadaş kalmayı istemek için bir sebebi yoktu. Yani kalsalar bile iki üç yılda bir bayramlarda mesaj atılan bir tanıdık olabilirdi en çok.
“Ne saçmalıyorum acaba?” diye düşündü Ebru tepsiyi almaya geldiğinde aynı heyecan dalgası yeniden yükselince, “Bir uygulama var!” dedi, “Telefon uygulaması!”
“Öyle mi ne yapıyor?”
“Aslında çocuklar için, yani telefona yüklüyorsunuz anne ve babanın, çocuk da kendi telefonuna, çocuğun nerede olduğunu görebiliyor anne baba, yani konumdan!”
Ebru anlamaz gözlerle bakınca, “Karışık söyledim!” diye toparlandı, “Çocuğun konumu uygulamadan takip edilebiliyor ve çocuk telefonda bir tuşa basınca, yani önceden belirlenmiş, aile onun yardıma ihtiyacı olduğunu anlıyor. Dağcıların da var sanırım benzer bir uygulaması.”
“Onu mu yükleyelim?”
“Siz benim başımı beklemezsiniz. Çocuk olanı size yükleriz! Bensizin nerede olduğunuzu görürüm hem! Kaçmayın diye!” güldü ve Ebru’nun tepkisini ölçtü, “Hem de ihtiyacım olduğunda oradan uyarı veririm!”
“İyi de uyarı çocuğun uygulamasında dediniz?”
“Karşılıklı da oluyor!”
“Yani ben de sizin nerede oalcağınızı mı göreceğim, konumu yani?”
“Buradayım sonuçta, sadece ihtiyacım olduğunu fark edebileceksiniz! Telefon uyarı verecek”
“Aramak daha kolay değil mi? Neden bunu yapıyoruz?”
“Düşersem falan diye işte, aklınız kalmasın diye! Küçük bir uygulama yer tutmaz!”
“Tamam olur!” dedi Ebru gidip çantasından telefonunu çıkardı, şifresini açıp ona verdi, “Yükleyin!”
Semih hızlıca uygulamayı indirdi ikisinin telefonuna da bağlantıyı sağladı ve o mutfağı toplayıp gelince geri verdi.
“Oldu mu?”
“Oldu, şimdi ben de buradan sizin nerelere gittiğinizi görebilirim ve sıkılmam!”
“Pek eğlenceli gelmedi bana ama ?”
“Şaka yapıyorum, sadece ihtiyacım olunca telefonun yanındaki tuşa üç kez dokunacağım, şifre girmeden size sinyal gelecek hepsi bu! Ben yardıma koşamam ama siz de aynı şeyi yapabilirsiniz.”
“Peki madem!” dedi Ebru sonra odaya gitti plaja gitmek için hazırlanacaktı. Çıkıp Semih’i tuvaletin kapısına bıraktı, sonra onu yerine yerleştirdi ve bir gün önce aldığı meyvelerden önüne bıraktı. Bir sürahi su ve bir de boş bardak.
“Gelirken ıvır zıvır alırım! Bunlarda kumandalar!”
“Tamam size iyi eğlenceler!”
“Size de, dedi Ebru ve çıkıp gitti!”
Semih yaptığı bu çocukça davranışa gülmüştü ama sonrasında onun karşısına yeniden çıkabilecek bir işaret alırsa galiba bunu değerlendirecekti.
“Ah Arslan!” dedi kendi kendine, arkadaşı her gün üç kez mesaj atıp, “Nasıl gidiyor?” diye sorup, sonra Ebru ile ilgili espriler yapıyordu, “Hep sen soktun aklıma bunu!”
“Semih pek çapkın biri sayılmazdı ama böyle yazlık bir yerde gelenlerden yabancı arkadaşları oluyordu, en son ciddi ilişkisi iki yıl önceydi. Zaten ailesini kaybettiğinden beri aklına bile gelmemişti böyle şeyler. Boşluktan Ebru’ya sardığına emindi. İyi bir kızdı o da, saçmalamadan devam etmesi gerekiyordu, buralardan gidecekti sonunda, neden onun geldiği yer olmasındı ki?
Ebru bir buçuk saat sonra geri geldiğinde Semih uyumuştu yine, ağrı kesiciler etkiliydi! Yüzünde sabah ki eziyet çeken ifade yoktu! Meyvelere dokunamadan içi geçmişti herhalde. Sessizce duşa girdi, giyindi, salona geldi.
Semih gözlerini açıp telefonundan saate bakınca “Çok sıcak duramadım ama deniz güzel!” dedi hemen.
“Bir şey sormamda sakınca var mı?”
“Hayır!”
“Bizim, yani benim kalede bir dükkanımı var, devir işlemleri için bekliyor! Ben aslında buradan ayrılmayı planlıyordum size rastladığımda!”
Ebru “Yani?” dedi bir anlam veremediği için.
“Yani belki bana yaşamak için iyi bir yer önerebilirsiniz!”
“Antalya yeterince güzel değil mi? Herkes buraya gelmeye çalışıyor!”
“Evet ama ben gitmek istiyorum!”
Ebru’nun yüzündeki ifadeden onun tedirgin olduğunu anladı, sanki onunla gitmek istiyormuş gibi gereksiz bir anlam çıkmıştı. Sabah ki uygulama ısrarından sonra bu biraz fazlaydı.
“Ben üç ay önce anne ve babamı kaybettim!” dedi zorlanarak.
Ebru’nun yüz ifadesi iyice değişti, “Dükkan babamındı. Ben onlarla yaşadığım eve giremediğim için buradaki sahil evine geçtim!”
“Başınız sağ olsun çok üzüldüm!”
“Yani o yüzden gitmek istiyorum!”
“Anılardan mı kaçacaksınız!”
“Hayır ama belki acılardan kaçabilirim!”
(devam edecek)