Gölgeler – Bölüm 9

Yoldan Seda’yı aradı, ona hızlıca anlattı olanları.

“Yakışıklı mı?” dedi Seda hemen.

“Neyim ben? Daldan dala konan bir kelebek mi? Zaten eve tanımadığım bir adamı aldım çok gerginim.” diye kızdı Ebru ona ama Semih yakışıklıydı evet.

“Sezen teyze duysa ne yapar seni biliyor musun?”

“Biliyorum ama ben bu adamın bacağını ameliyatlık kırdım! Bizimkilerden korkum ile vicdan azabı arasında gidip geliyorum”

“Yüzük takıldıktan sonra orada kalırsan belki geliriz dedik biz de!”

“Şimdi mi söylenir bu!”

“Niye?”

“Adamı alıp eve getirmezdim!”

“Deli misin işte adamla yalnız kalmasın biz de sana yardım ederiz. Hem merak ediyorum ben! Annenlere de yalan söylememiş olursun. “

“Orası öyle! Ne zaman gelirsiniz,

“Beş, altı günden önce değil maalesef!”

“Tamam o zamana gider Semih zaten!”

“Semih mi adı?”

“Evet”

Seda arkadaşını biraz daha kızdırdıktan sonra kapattı, Ebru markete geldiğinde ne alacağını unutmuştu bile, hızlıca raflarına arasında dolaşıp, aklına ilk gelenleri aldı, arabayı doldurup kasaya yanaştı. Neyse ki market arabalarını siteye kadar götürebiliyorlardı.

“Hoş geldin kızım!” dedi siteden bir kadın da sırada hemen arkasındaydı.

“Hoş bulduk!”

“Annenler nasıl, özledik Sezen hanımı?”

“Annemler iyi, ben arkadaşlarımla geldim!”

“Ha iyi madem, selam söyle, gelirlerse beklerim!”

“Tamam söylerim!”

Yüreği ağzına geldi bir an için, neyse ki Semih ayağa kalkamıyordu. Umursamamıştı ama yine de etraftan görünmeseler iyi olurdu. Eve dönüp, Semih’i kontrol etti, ağrı kesicilerin etkisi ile çoktan uyumuştu. Televizyon açık değildi. Poşetleri mutfak tezgahına koyup, tülleri tek tek çekti. Sonra sessiz olmaya çalışarak aldıklarını yerleştirip, aldığı tavuğu çıkarıp suya koydu.

“Tavuk suyuna çorba şifadır!” derdi annesi her zaman, çorba deyince de aklına hemen o gelmişti. Birazını haşlayıp çorbaya didecek, birazını da domates, biberle kavurup, tereyağlı bir pilav yapacaktı. Semih sayesinde o da tencere yemeği yemiş olacaktı en azından. Yoksa dünkü kafayla gider, uzun süre bağırsaklarını toparlayamazdı. Güldü kendi kendine.

“Tavuk kokuyor!” dedi Semih gözlerini açıp, o da uzun süredir sıcak ev yemeği yememişti aslında, esnaf lokantalarında yiyordu ama evde pişen gibi olmuyordu. Yemek kokan bir ev ona annesini hatırlattı, hüzünlendi. Neyse ki Ebru arkasını dönmüş işini yapıyordu.

“Evet tavuk suyuna çorba, çabucak iyileşin diye! Aslında paça falan yapılır herhalde de ben o kadar hamarat değilim maalesef!”

Annesi yapmıştı paça çorbası lisede ayağını kırınca, “Gerek yok!” dedi cansız bir sesle. Ebru sesindeki tuhaflığı hissedince dönüp ona baktı. Gülümsedi Semih ama pek mutlu bir gülümseme değildi.

“Ağrı var mı? Arayalım mı Arslan beyi?” diyerek domates bulaşığı ellerini havada tutarak geldi Semih’in yanına. Domatesi doğradığı bıçak hâlâ elindeydi.

“Yok! Yok!” dedi Semih bıçağa bakarak güldü.

Ebru’da güldü bıçağı ona doğru nasıl tuttuğunu görünce, “Arabayla daha kolaydı, bıçakla yapamam!” dedi dönüp gitti mutfağa.

Komik bir kız diye düşündü Semih. Sabah ki tedirginliği geçmiş gibiydi Ebru’nun. Sonra yeniden işe daldı, Semih’i unuttu. Mehmet geldi aklına yeniden, o kızla sevgili miydi acaba, yoksa karısı falan mıydı? Olur ya evli de olabilirdi, belki okuldakilere evli olduğunu söylemek istememişti. Kendini nasılda aptal gibi hissetmişti. Derin bir iç geçirdi, “Aptalsın ondan!” dedi yüksek sesle, sona Semih’i hatırladı. Semih ellerini karnının üzerinde kavuşturmuş, tavanı seyrediyordu. Belli ki onun da aklında bir sürü şey vardı.

Yemekler pişince evi saran koku Semih’i iyice acıktırdı, yavan hastane kahvaltısından sonra yattığı yere gelen bu güzel yemek onu canlandırmıştı. Ebru güzel de bir salata yapmıştı ki, en sevdiği şey pilavla salata yemekti Semih’in. Tepsiyi Semih’in yanına çektiği sehpanın üzerine koydu, kendisi de mutfağın salona bakan tezgahına yüzü Semih’e dönük oturdu. Bu kısmı yemek için kullanıyorlardı, o yüzden mutfakta başka masa yoktu.

Semih bir solukta tabakları silip süpürdü, “Gerçekten çok güzel olmuş, elinize sağlık. Tatilde bana bakmayı göze almanız da büyük fedakarlık!”

“Tatil amacıyla gelmedim zaten!” dedi Ebru tepsiyi alırken.

“İş için mi?”

“Hayır, kafa dinlemeye işte!”

“Kaçış gibi mi?”

“Gibi”

Sonra yeniden arkasını dönüp bulaşıkları kaldırdı. Ona da iyi gelmişti yemek.

“Kahve?” dedi dönüp Semih’e

“Olur!”

İkisi kahvelerini içerlerken sessizlik oldu. İki yabancı karşılıklı biraz tedirgindiler doğal olarak. Sabah ki komşudan sonra dışarıdan görülme stresine girmişti. Akşam ışıklar yanınca kalın perdelerin hepsini çekecekti. Neyse ki evde klima vardı.

Semih hareketlenince onun tuvalete gitmesi gerektiğini anladı, hemen kalkıp değnekle doğrulmasını yardım etti. Tuvaletin yerini gösterdi ve kapının biraz uzağında onun çıkmasını bekledi, yeniden kanepeye kadar eşlik etti. Ayağını kanepeye kaldırdı.

“Buna alışabilirim!” dedi Semih gülerek, “Bana böyle bebek gibi bakmanıza gerek yok!”

“Çok sürmez! Bir an önce sizi iyi edip evinize yollamak istiyorum!”

“Beni baştan evime götürseydiniz kaçabilirdiniz oysa ki?”

“Buradan da kaçabilirim, unuttunuz mu ev bizim değil!”

Sonra uzanıp kumandayı aldı ve bir film kanalı buldu. Semih de yerleşip onun açtığı filmi izlemeye başladı. Ara ara sızdığı için Ebru televizyonun sesini kısıyordu. İlaç saati gelince onu kaldırıp, Arslan beyin tembihlediği gibi içirdi. Serumdaki ağrı kesicinin etkisi azaldığı için hafif ağrıları başlamıştı.

Hava kararır kararmaz perdeleri sıkı sıkı örttü, Semih onun telaşından ve dışarı kontrol edişinden sıkıntısını anladı ama bir şey söylemedi. Belli ki onu buraya getirerek risk almıştı. Onu daha fazla huzursuz etmemek için salonda uyuyacağını söyledi. Yeri rahattı, kalkıp oturmasına içeride bir yatağa geçmesine gerek yoktu. Böylece Ebru’da orada kendi rahatça uyuyabilirdi.

“Kapıyı da kilitleyebilirsin! Anlayabilirim” dedi en son Semih Ebru odaya geçerken.

Bir şey demedi Ebru ama kapıyı kilitledi. Semih ile ilgilenirken aklına üşüşmeyen düşünceler yatağa uzanınca geri geldi. Biraz ağladı ama yorulduğu için sızıp kaldı. Sabah gün ışığı odaya dolunca gözlerini açtı. Yazın erken uyanmak hep daha kolay gelirdi ona. Eşyalarını alıp, Semih uyanmadan banyoyu kullanmaya karar verdi. O olmasa bütün gün miskin miskin yatacaktı bu sıcak odada muhtemelen. Düşünüp, düşünüp kendini bunalıma sokacaktı. O gidince de Sedalar gelirse burada baya toparlanmış dönerdi. Pikeyi üzerinden atıp, temiz giysilerini kucakladı ve sessizce salondan geçip banyoya girdi. Su onu kendine getirmişti. Giyinip çıktığında Semih uyuyordu. Hava ısınmadan biraz dışarı çıkıp yürüse kendini daha iyi hissedeceğini düşündü, hem evde ses yapmaz, hem de uzaktaki fırına gider o güzel kokulu poğaçalardan alırdı. Gelince de çayın suyunu koyardı, çabucak kaynardı zaten.

Yine sessizce anahtarı alıp çıktı, eskiden Mümtaz beyle sabahları kalkar o fırına giderlerdi buraya gelince. Babası ile sahile yakın yoldan yürümek ve sohbet etmek çok hoşuna giderdi. Oldu olası babası ile arası hep iyi olmuştu. Şimdi bu adamı eve aldığını duysa ne yapardı emin değildi ama annesinin daha çok delireceğine hiç şüphesi yoktu.

Sahile dönüp denizi görünce dayanamadı ve terliklerini eline alıp kumlara basarak denizin kıyısına kadar gitti. Alışkanlıkla eğilip yerde gördüğü iki deniz kabuğunu aldı, kumlarını silkeleyip, bermudasının cebine koydu. Her yaz eve bir sürü deniz kabuğu ile döner, Sezen hanım da koku yapıyor diye azar işitir, balkondaki kovanın içine doldururdu. Onlarla hep bir şeyler yapmayı hayal eder ama sonra unuttuğu için bir sonraki sahil randevusuna kadar hiç bir şey yapmaz, yetmeyeceğine kanaat getirip, biraz daha toplardı. Aslında başından beri olmasa da Mehmet ile evlenseler, evi için balkona süsler yapmayı hayal etmişti. Yola geri dönerken, kabukları cebinden çıkarıp, ileri doğru fırlattı.

“Evde yeterince var!” dedi kendi kendine keyfi kaçtığı için hızlanıp fırına vardı.

(devam edecek)

Yorum bırakın