Zaten uyuyamadığı için ertesi sabah erkenden yola çıktı Ebru. Telefonun navigasyonunu açmıştı. Radyoda güzel bir kanal ayarladı ama sonra şehirden çıkınca şarkılar yerini cızırtılara bırakınca kapattı. Arabada önceden kalma bir kaç müzik sidisi (cd) vardı ama genellikle aşk şarkıları ile doluydu. Bu duygu halinin üzerine bir de onları dinlerse Antalya’ya vardığında ilk işi gidip kafasını kuma gömmek olurdu herhalde.
“Sakin ol!” dedi kendi kendine, “Oraya kendini kaybetmeye değil, bulmaya gidiyorsun!”
Ya Mehmet ile giden parçası ne olacaktı? Onu da bulabilecek miydi acaba?
Seda sabahın köründe uyanmış, “Mola yerine varınca ara!” diye mesaj atmıştı. İlk kez kendi başına gidiyordu bu yola, babasının durduğu yerleri biliyordu ama arabayı hiç o sürmediği için tam olarak ne kadar sonra oraya varacağını bilmiyordu. O babası gibi usta şoför de değildi, bir moladan fazlasını verecekti muhtemelen. Araba sessizleşince canı sıkılmaya, düşünceler aklına üşümeye başladı.
“Koskoca dört yıl!” dedi direksiyona bir eliyle vurup, “Vay be! Adam nasıl saklamış kendini bizden! Ha! Benim salaklığıma ne demeli? İnsanın hiç mi aklına gelmez, bu adam başkasını mı seviyor diye? İyi ki söylemedim, iyi ki!”
İki saat daha kendi kendine söylene söylene gittikten sonra artık iyice yorulduğunu fark etti ve bir mola yerine girdi. Tuvalete gidip, kendine soğuk bir içecek aldı ve Seda’ya mola yerinde olduğunu bildiren bir mesaj attı. Daha mesajı atar atmaz aradı arkadaşı.
“Sen ailenle vakit geçirsene niye arıyorsun iki de bir!” dedi Ebru gülmeye çalışarak.
“Yola çıkacağız şimdi!” dedi Seda, “Nasılsın?”
“Yol boyunca Mehmet’e saydırdım!”
“İyi yapmışsın, hakketti domuz!”
“Vallahi bilmiyorum, benim salaklığım biraz da işte, hiç aklımıza adamın birini sevebileceği gelmedi ki?”
“Ya nereden bilelim, adamla yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi bir kere demedi ki biri var diye!”
“Belki de yeni tanışmışlardır. Pek bir cicimdiler!”
“Neyse boş ver artık onları, önümüzdeki Mehmet’lere bakacağız!”
“Hep Mehmet olmasın bence!” dedi Ebru.
Arkadaşı gülünce Seda’da güldü “Olmasın vallahi, Zeki olsun, Ahmet olsun aman kim olursa olsun işte, üzmesin seni yeter ki! Mümtaz amcalara söyledin mi yalnız çıktığını?”
“Yok söylemedim! Varınca söylerim. Şimdi panik olurlar!”
“Hep bizim yüzümüzden, dikkatli git! Babam haydi diyor!”
“Tamam size de iyi yolculuklar, sen de bana mesaj at mola yerinden!”
“Tamam, merak etme!” dedi Seda kapattılar.
Her ihtimale karşı bir daha tuvalete uğrayıp yola çıktı Ebru yeniden. Umduğundan daha iyi gidiyordu yolculuğu, babası kadar hızlı kullanmıyordu tabi biraz geç varacaktı ama olsun Arabayı çalıştırmadan yazlığın anahtarını kontrol etti, almıştı.
Üşenmedi telefonundan bir kaç neşeli şarkı seçip onları açtı bu sefer. Sessizlik yolda iyi gelmiyordu. babası da uykusu gelmesin diye hep radyo açtırırdı. Tüm yollarda çeken tek radyo olduğundan sürekli Polis Radyosu dinlerlerdi. Telefonlar arabaya bağlanınca kurtulmuşlardı Polis Radyosundan.
Bir mola daha verdikten sonra nihayet elli kilometre yolu kaldığını gördü. Tüm yolu tek başına gelince özgüveni yükselmiş, kendini iyi hissetmişti. Hatta bir ara Mehmet çıkıp gitmişti aklından. Yarışmadaki hedef para gibiydi o, kazansa onun olurdu ama kazanamayınca, kaybetmiş olmuyordu.
Yeniden yola çıktığında babasının varış saatinin bir buçuk saat gerisindeydi. Yine de hava aydınlık olduğundan sıkıntı etmeden devam etti. Günler uzun olunca güneş uzun saatler boyu eşlik ediyordu yol alanlara. Son bir saattir iyiyken bir ağlama geldi aniden, gözlerinden yaşlar akarak devam etti. Bağırdı biraz. Direksiyona vurdu. Tek başına bağırmak insanı rahatlatıyordu. Sonra yeniden sakinleşti bir benzinliğe girip hem depoyu doldurdu, hem yüzünü yıkadı. Arabanın depo kapağını açmayı bilmediğini orada anladı, neyse ki pompacı adam yardımcı olup gösterdi. Ebru’nun ağladığını da anlayınca, hemen işin başına döndü.
“Neyse bir daha görmeyeceğim!” diye teselli etti Ebru kendini yeniden yola çıktı. Artık yorulmuştu ama yol da az kalmıştı. Eskiden anne ve babası ile gelirlerken buralarda sabrı tükenmiş olurdu. Bir an önce yazlığa ulaşmak ve kendini denize atmak isterdi. Yol sanki uzadıkça uzardı, Mümtaz bey az kaldı dedikçe çoğalırdı. Direksiyonda kendi varken öyle hissetmiyordu şimdi. Az kalmıştı babasının söylediği gibi. Bakalım tek başına buralara kadar gelmiş olmasına ne diyeceklerdi. Sezen hanım çok kızacaktı kesin. “Dönüşte otobüsle gel, araba kalsın orada baban gelir alır.” diyecekti. Sanki Çanakkale’den Antalya’ya gelmesi çok kolaymış gibi. Gözü arabanın saatine kaydı, yarım saat sonra evdeydi. Gözünü saatten ayırdığı anda önüne çıkan motosikleti gördü, frene bastı ama motosiklet ve üzerindeki çoktan devrilmişti. Panikle arabadan indi ve adamın arabanın altına girmemiş olması için dua etti. Neyse ki motor lastiklerin önüne, adam da ilerisine düşmüştü. Ana yoldan çıkıp, yazlığa giden yola saptığı için sakin bir yerdeydiler. Ara ara yerleşimler geçiyordu, zaten çok yavaş gidiyordu ve motoru nasıl görmediğini anlayamıyordu. Adam düştüğü yerden doğruldu, neyse ki kaskı vardı, zorla çıkardı.
“İyi misiniz?” dedi Ebru hemen.
“Bacağım fena!”
Başını çevirip genç adamın bacağındaki kanı görünce içi çekildi.
“Sizi hastaneye götürmeliyim” diyerek onu kaldırmaya çalıştı. Adam bağıra bağıra doğruldu diğer ayağının üzerine zorla Ebru’nun arabasının arka koltuğuna oturdu. Ebru yola döndü motoru zorlanarak arabanın önünden çekti ve adama eğilip, almak istediği bir şey var mı diye sordu. Burada bırakıp gideceklerdi mecbur. Sırt çantasını almasını istedi adam, yolun kenarına fırlayan çantayı panik halinde bulup arabaya bindi.
“Ben sizi görmedim!” dedi acı çeken adama bakıp.
“Doktor bir arkadaşım var, yolu tarif edeceğim!” dedi genç adam, Ebru’da uzatmadan önüne döndü ve acı içinde tarif veren adamı hoplatmamaya çalışarak hastaneye vardı. Acil kapısına gelip hemen içeri koştu ve bir sedye istedi. Adamı arabadan aldılar, o da caddeye park edip geri geldi hemen. Canı çok yanan adam biraz kendinden geçmiş gibiydi, başında kaskı vardı ama bacağından başka bir şeyi var mıydı bilmiyordu. Adamı film çekmeye götürürlerken Seda aradı.
“Vardım, arayacağım!” yazdı elleri titreyerek, şimdi kimseye bir şey anlatmak istemiyordu.
Adının Semih olduğunu öğrendiği genç adamı bacağındaki parçalı kırıktan dolayı hemen ameliyata aldılar. Acile girince onun verdiği isimdeki doktoru istemişti. Bir ortopedistti zaten, bütün işlemleri hızla yaptırıp, arkadaşını ameliyata soktu. Ebru sakinleşip anne ve babasını aradı, onlara kazayı söylemek istemediği için tek başına geldiğini de söylemedi. Onlar da evlerine varmış mutlu olmuşlardı. Amcası ile yengesi geliyorlar diye hazırlık yapmışlardı.
“Alparslan’a söyledim!” yazdı Seda, “İyi yapmışsın!” diye yanıtladı arkadaşını, eve varmış rahatlamış onu da yalnız bildiği için yazıyordu muhakkak. Ameliyatın bitmesini beklerken arkadaşı ile yazıştı bozuntuya vermeden. Evdekiler duymasın diye mesaj atıyordu Seda. Sonunda Ebru yolda yorulduğunu söyleyip kaldırdı telefonu, şarjı da az kalmıştı zaten.
“Adam ya ölseydi!” diyordu kendi kendine, öyle panik olmuştu ki hayatında titremediği kadar titremişti tüm bedeni, hastaneye kadar zor gelmişti. O kanlı bacak gitmiyordu gözünün önünden. “İnşallah bir sorun kalmaz!” diye dua etti. Adamın çantası, eşyaları da ondaydı, neyse ki kimliği çantasındaydı. Arkadaşı bir hemşireye verip bütün giriş işlemlerini yaptırmıştı.
(devam edecek)