Gölgeler – Bölüm 5

O akşam Mümtaz bey çok duygulanmıştı.

“Toprağa ektiğim tohum, serpildi çok güzel bir ağaç oldu. Ne şanslı bir insanım ki, sevgili karım ve kızımla bu masada, gururun bir parçasıyım!”

Sezen hanımın da, Ebru’nun da gözleri doldu. Sezen hanım kocasının bu derin sözlerinden etkilenirdi hep, ‘Laf cambazı’ derdi kızınca.

Eve geldiklerinde çok mutluydu hepsi, yola erken çıkılacağından oturtmamıştı Sezen hanım ikisini. Ebru da bir kaç gün sonra çıkacaktı.

“Dikkatli gidin!” dedi babası, “Dikkatli eğlenin!”

“Aynı odada yatırma kızı, ikiniz yatın!” dedi annesi de, “Dünyanın bin türlü hali var!”

“Tamam!” dedi Ebru ama sevgililerin arasına girecek değildi. O tek başına kalacaktı belki, arkadaşlarının mutluluğunu, mutlulukla izleyecek ama sadece eşlik edecekti.

“Olsun!” dedi içinde ki ses, “Güzel anılar birikecek heybemizde!”

Sonra Mehmet’i düşündü yeniden, gidecekti, belki sonsuza kadar.

“O kadar uzağa gidemez sevenler!” dedi iç sesi ama sevmeyenler gidiyordu işte. Mehmet ilk aşkıydı, karşılıksız da olsa öyleydi. Daha önce kimseye hissetmemişti böyle. Seda’nın yaşadıklarını çok isterdi tatmayı. Gerçi Alparslan pek romantik değildi ama yine de seviyordu işte, ömür boyu isteyecek kadar seviyordu. Mehmet hoşlanıyordu belki ama ömürlük hiç sevmemişti ki. Ufacık anların, ufacık hislerine tamah etmişti gönlü Ebru’nun, haftalarca bir kısacık anla avutmuştu kendini. Yenisi için takvimlere gün eklerdi ama gelmemişti Mehmet.

“Ulaşamadığım için!” dedi kendi kendine.

İnsan uzanıp dokunabildiği birine ulaşamıyor nasıl olabilirdi. En azından art niyetli değildi demek ki. Olsa Ebru’nun hislerini kullanırdı istediği gibi. Anlamamış olabilir miydi?

“Sana bakışını ikimizde gördük!” demişti ya Seda, Alparslan şahitti ki umuru değildi Mehmet onun, sevmiyordu bile.

“Yarın son şans!” dedi içindeki ses, “Köprüden önceki son çıkış” gibi dedi kendi kendine güldü. Dümdüz köprüye varsam, atlar geri gelirim çağırsa.

Sabaha az kaldığında uyudu. Mehmet gözlerine baktı uykusunda, elini dudaklarına götürdü. Öptü parmaklarını. Kalbi duracaktı gözlerini açtığında, “Konuşacağım!” dedi kararlı bir sesle.

“Son treni kaçırdığımı düşünemem ömür boyunca. “

Ertesi sabah anne ve babasını uğurladı çiftliğe. Sezen hanım ağladı biraz. Yazlıktan sonra gelecekti oysa. Onlar gidince ev sessizleşti. Çayı koymuş, tabağını masaya hazırlamıştı annesi giderken. Dört yıllık üniversite hayatın boyunca her sabah yorulmadan hazırlamıştı. Babası her sabah “Kendine dikkat et!” diye uğurlamıştı bu kapıdan. Gözleri doldu “Şans buyken bir adamın aşkına mı muhtacım?” dedi kendi kendine. Seda ne demişti “Sen söyle içinden çıksın!”

“Tamam!” dedi arkadaşına o duymasa da.

Seda, ailesi ile birlikteydi. İki aile aynı misafirhaneyi ayarlamışlardı. Tanışma faslıydı bu. Ebru o yüzden aramıyordu ikisini. Annesinin hazırladığı tabağı yedi keyifle. Sonra gidip en sevdiği elbisesini giydi, gözlerini, dudaklarını boyadı. Ret edilse de en iyi haliyle görünmeliydi. Topuklu ayakkabılarını giydi. Aynada kendini kontrol etti. Saçlarını topladı, yanlardan gevşetip, büyük küpeler taktı ve son olarak parfümle şenlendirdi.

Saat erkendi ama umurunda değildi, çantasını aldı, her basamağı özgüven dileyerek inip apartmandan çıktı ve arabaya bindi. Mehmet’in evini biliyordu. Gitmemişti ama bir kaç kez taksiyle bırakmışlardı onu sonra devam etmişlerdi.

Yine de emin olmadı, aklından yolu hesapladı. Yaklaşık on beş dakika sonra evin önündeydi. Daireyi bilmiyordu ama zile basacak, varsa apartman görevlisine soracaktı. Arabanın güneşliğini indirip, aynayı açtı kendine baktı. Gülümsedi. Dişlerine bulaşan ruhu temizledi. Her şey tamamdı da ona ne söyleyecekti.

Durdu, düşündü, bulamadı. Sabahın köründe ona aşkını itirafa gelmişti. Geri çevirmezdı herhalde, ne söylese dinlerdi. En kötü bir daha görüşmezlerdi. Derin bir nefes aldı.

Tam elini arabanın koluna atıyordu ki, Mehmet’in oturduğu apartmanın kapısı açıldı, saçını at kuyruğu yapmış, spor giyinmiş genç bir kız çıktı, arkasına bakıp güldüğüne göre biri daha geliyordu. Kız eğilmiş ayakkabısını bağlarken kapı tekrar açıldı, kasketli adam eğilmiş kızı belinden tuttu kaldırıp kendine çevirdi ve dudaklarından öptü. Ebru tam hayale dalacaktı ki, öpüşmenin yakınlığı ile kasket adamın kafasından düşüverdi.

“Mehmet?” dedi Ebru yüksek sesle, doğru göremediğini düşündü ve onlar bahçe kapısından çıkıp, arabasının yakınından güle oynaya geçene kadar bekledi. Mehmet kasketi yeniden takmıştı ama Ebru aşık olduğu bu yüzü tanımamış olamazdı. Onlar biraz uzaklaşınca, eli telefona gitti. Gözleri onu yanıltıyor muydu? Onun numarasını bulup çevirdi. Artık arkadan gördüğü adamın elini telefona atmaması için dua etti ama Mehmet eşofman cebinden telefonu çıkardı ve kulağına götürdü.

“Mehmet?” dedi sahte bir telaşla Ebru. Onun kızdan uzaklaştığını görüyordu elini ses dışarı çıkacakmış gibi telefona kapatmıştı.

“Ben eniştemi arıyordum” dedi saçma bir gülüşle, “Onun da adı Mehmet!”

“Sorun değil!” diye yanıtladı Mehmet, sesi öyle içtendi ki.

“Nasıl işleri toparladın mı? Hiç yardım da edemedik, kendi başına zor olmuştur!”

“Hallediyorum, ekmek almaya çıkmıştım. Merak etme, sizinle gelmeyi çok isterdim biliyorsun ama kız kardeşimin ameliyatı elimi kolumu bağladı!”

“Ya evet, olsun inşallah sağlıkla atlatır! Ben seni oyalamayım. Tekrar kusura bakma. Görüşürüz!”

“Her zaman arayabilirsin, hoşça kal!” dedi Mehmet sevecen bir sesle kapatıp cebine koydu telefonu, Sonra etrafında hoplayıp duran at kuyruklu kızı yakaladı ve ateşli bir öpücük kondurdu dudaklarına, birlikte uzaklaştılar. Ebru arabanın içinde kucağında telefonu ile baka kaldı arkalarından.

Geri gelirlerse diye çekindiğinden biraz sonra arabayı çalıştırdı ve tam ters yöne doğru uzaklaştı. Sakin bir sokağa girip arabayı park etti ve düşünmeden Seda’yı arayıp olanları anlattı.

“O olduğuna emin misin?” dedi Seda şaşkın şaşkın.

“Aradım konuştum Seda, oydu. Bakkala gidiyorum dedi!”

“Belki doğru diyordur”

“Olabilir ama öpüşe koklaşa gidiyorlardı”

“Bunca yıl bizimle dolaştı kim bu kız şimdi?”

“Bu mu sorun yani? Kızın kim olduğu?” dedi Ebru hırsla, “Aptallığımızı göremiyor musun?”

“Aptal değiliz! Ben anlam veremedim! Alparslan biliyor muydu acaba?”

“Neden bize söylemesin?”

“O pek umut vermedi zaten biliyorsun, biliyordu belki. Hay Allah ya, bunu beklemiyordum çok şaşkınım!”

“Ben de öyle! Sen şimdilik Alparslan’a söyleme! Antalya’da konuşuruz!”

“Ebru ben de bununla ilgili seni arayacaktım!”

“Bir şey mi oldu?”

“Şey babam haftaya gelsinler dedi, burada anlaştılar!”

“İstemeye mi?”

“Evet o yüzden ben babamlarla döneceğim Düzce’ye. Sen de gel!”

Ebru iyice şaşırdı Seda’ların gelmeyeceğini öğrenince, “Ben gideceğim!” dedi.

“Nereye?”

“Antalya’ya”

“Tek başına mı, delirdin mi?”

“Biraz kendimle kalırım o hali gözümün önünden gitmiyor!”

“Sakin ol! Zaten bir beklenti ile gitmemiştin!”

“Doğru! Hepimize yalan söylemiş!”

“Evi birlikte topluyorlardır belki!”

Güldü Ebru sinirle, “Belki! Ben mani olmayayım. Gidip kafamı denize sokacağım!”

“Arabayla mı gideceksin?”

“Evet!”

“Ebru Mümtaz amca bize güveniyor, gitmesen mi? Söyle isteme olacak diye, bizimle gel ha? Ailem sevinir, benim yanımda olursun hem.”

“Ne olur beni affet, adam yazlığı satıyor. Kendimle kalayım gidip.”

“Yola çıkınca, molada, varınca mutlaka ara beni! Hay Allah ya!”

“Ararım merak etme!”

“Ne zaman çıkarsın?”

“Yarın!”

“Eminsin değil mi?” dedi Seda ama Ebru telefonu kapatmıştı. Kontağı çevirip eve gitti, bir çanta çıkardı bir yandan ağladı, bir yandan hazırladı. Mehmet’i orada açık denize bırakıp gelecekti. Arabadan inmeden onları gördüğüne sevinmişti. Ya kapıya gidip yüzleşseydi. Ne diyecekti o zaman. Düşündükçe utandı.

“Aptalın önde gideni!” dedi kendi kendine

(devam edecek)

Yorum bırakın