Ebru babası ve amcası Antalya’daki yazlığa gitmekten vazgeçince arkadaşlarına yazlığa birlikte gitmeyi teklif etti. Henüz babasına sormamıştı, izin verip vermeyeceğini bilmiyordu ama hepsi için harika bir mezuniyet anısı olabilirdi. Hem belki Mehmet ile de son bir şans. Alparslan ve Seda ile konuşmuştu önce, Mehmet o gün işleri olduğunu söylemiş gelmemişti, evi topluyordu. Ailesinin yanına gitmeden burada bitirmesi gereken işler vardı.
“Geliriz bence!” dedi Seda neşeyle, Alparslan dünden razıydı zaten.
Sezen hanım Ebru’nun isteğine pek sıcak bakmadı önce, “Anne hepsini gördün tanıdın işte! Ne olabilir?”
“Kızım iki kız, iki erkek bir evin içinde hiç olacak şey mi? Komşular ne der hem?”
“Anne o yazlık bizim değil ki, adam satacak bir daha da o insanları hiç görmeyeceğiz! Komşuları unut, sana söz veriyorum başınızı öne eğecek hiç bir şey olmayacak bana güvenmiyorsun. Zaten biz Mehmet ile bir şey yaşamıyoruz. Alparslan ile Seda’da evlenecekler. Neye korkuyorsun bu kadar?”
“Ne bileyim hiç alışık olmadığımız şeyler bunlar!”
“Siz amcamlarla çiftlikte kalıp, beni burada bıraktığınızda ne yapacağımı nereden biliyorsunuz? Değil mi?”
“Orası öyle tabi!”
“E? Ben artık yirmi yaşımı geçtim anne, güvenin bana, başıma bir iş gelmez!”
“Babanın ikna olacağını hiç sanmıyorum, biz de gelelim bile der vallahi!”
“Gelin o zaman, beraber gidelim!”
“Yok çiftliğe gidilecek bir sürü hesap kitap yaptı baban!”
“Ben babamla konuşurum sen de bana arka çıkarsın anlaştık mı?”
“Hiç sanmam ama?” dedi Sezen hanım düşünceli bir şekilde, kızını kırmak istemiyordu, arkadaşlarına da güveniyordu ama gençtiler işte! Şeytana uyuverirlerdi. Haydi öbür ikisi evlenecekti ama ya kendi kızı!
Akşam Mümtaz bey bakımını yaptığı bahçeden gelip her zaman ki gibi duşunu yaptı ve karısının hazırladığı leziz yemekleri bir güzel yedi. Ebru ona sevdiği gibi şekersiz bir kahve yaptı kanepeye geçince ve hemen yanına geçip oturdu. Mümtaz bey kızının bir şey isteyeceği zaman takındığı bu hâli tanıyordu. Kahvesinden bir yudum alıp, yan gözle ona baktı “Haydi söyle ne var?”
“Babacığım!” dedi küçükken yaptığı gibi.
“Kızımcığım!” diye yanıtladı babası.
“Hani sen bana geçen gün mezuniyet hediyesi ne istersin demiştin ya?”
“E?”
“Beni zaten okutup, bu güne değin getirdiniz. Çok sevdiğiniz çiftliği bıraktınız geldiniz dört yıldır burada hapsoldunuz!”
“Biz senin aileniz kızım, tabi yapacağız!” dedi Mümtaz bey, “Çocuklar ailelerine borçlu olmaz, aileler çocuklarına borçludur!” dedi sonra sevgiyle. Mümtaz bey karı kocanın çocuğu kendi istekleri yaptıklarını ve bu isteklerine karşılık aldıkları hediye olduğunu düşünüyordu. O yüzden kendi istekleri ile yaptıkları çocuklarına kendi istekleri ile de bakmışlar, bu yaşa getirmişlerdi. Bir evlat sahibi oldukları için minnet duymalı ve şükretmeliydiler. Bir hediye olan çocukları ebeveynlerine borçlu hissettirmek ona göre yanlış bir bakış açısıydı. Çocuk dünyaya gelerek, onlar da ona bakıp büyüterek bu hesabı kapatıyorlardı. Sonra çocuğun kendi hayatı başlayacaktı, ailesinin hayatını onlarla yaşarsa kendine hiç hayat kalmıyordu ve bu da her ailede sorun oluşturuyordu.
Sezen hanım pek katılmıyordu kocasının düşüncesine, evlatlar yaşlanınca anne ve babalarına bakmalıydılar.
“Baksınlar, ellerinden geleni yapsın, saygı duysunlar ama borç ödemesinler Sezen, borç diye değil, sevgiyle yapsınlar! Yoksa yük oluruz!”
“Peki ya istemezse?” diye sormuştu Sezen hanım.
“İstemezse canı sağ olsun o yaşa kadar biz kendimizi düşünmeden yaşamış, ortada kalmışsak ve bir canın sırtında yaşarız sanmışsak, bize de geçmiş olsun zaten! Hayat bizim hayatımızsa kendimiz sahip çıkacağız, biz çocuk sahibi olmayı seçtik ama onlar anne baba sahibi olmayı seçmedi!”
Sezen hanım kendi anne ve babasını düşünüp, ikna olmuyordu bu düşünceye. Küçükken anne babalar çocuklara, yaşlanınca da çocuklar anne babaya bakardı.
“E biz bir tane çocuk yaptık şimdi bunun suçu ne? On kardeş olanın yükü ile bu kızın yükü bir mi Sezen?” derdi kocası da gülerek, bir sonuca varamadan konuyu kapatırlardı. Kızın yanında söyleyip, onun kulağına da bunları soktuğu için kızardı kocasına. Yine de Mümtaz bey devam ederdi bildiğine. Onun da sağdı anne babası, çiftliğe çok yakın köylerinde yaşıyorlardı Hiç ihmal etmezdi iki kardeş anne, babalarını, madem öyle ne demeye bakıyorlardı? Tamam oda istemezdi kızına yük olsunlar, bakım evleri vardı işte, olmadı oralara gider yatarlardı. Parasını da verirdi Ebru artık herhalde.
“Kendine yeterse kazandığı!” diye çıkışırdı kocası bu sefer, böyle uzar giderdi konu.
Şimdi Mümtaz bey konuyu oraya getirince, gene kızmıştı Sezen hanım, bir yandan elindeki tabağa doldurduğu meyveleri soyuyor, televizyon seyrediyor gibi yapıp baba kızı dinliyordu. Bakalım birazdan kızı iki kız, iki erkek yazlığa gidelim deyince de böyle modern bir baba olacak mıydı?
“Canım babam!” diye sarılmıştı Ebru babasına o arada, o da kızı birden üzerine atlayınca dökmemek içn kahveyi sehpaya bırakmış ona sarılmıştı.
“Söyle bakalım ne istiyorsun?”
“Şey! Ben arkadaşlarımla yazlığa gitmek istiyorum! Tabi siz eğer gitmek istemiyorsanız!”
“Hangi arkadaşlarınla?”
“İşte okul grubu!”
“Hani şu ders çalıştığınız grup?”
“Evet onlar!”
Sezen hanım soyduğu şeftali dilimini bütün olarak ağzına atmış kocasına bakıyordu. Mümtaz bey ona bakıp beklemediği bir şekilde göz kırpıp, ne yapayım gibi bir hareket yaptı.
Omuzlarını silkeledi o da şaşırmış vaziyette “Ne yaparsan yap!” diyordu. Karı koca yılların alışkanlığı ile birbirlerinin vücut dillerini çoktan çözmüşlerdi. Bu sözsüz anlaşmadan sonra Mümtaz bey başını kaldırmış ona bakan kızına baktı, “Ben kızıma güveniyorum!” dedi. Sezen hanım neredeyse düşüp bayılacaktı, “Şaka yapıyor herhalde! Birazdan bağıracak!” diye geçirdi aklından.
“Baba ciddi misin?” dedi Ebru’da şaşkındı.
“O çocuk da gelecek mi?” dedi Mümtaz bey gözlerini kısmıştı.
“Hangi çocuk!” dedi Ebru doğruldu babasının kollarından kalkıp.
“Mehmet’i diyor!” dedi Sezen hanım artık dayanamamıştı.
“Ha o mu? Daha ona sormadım! Alparslan ile Seda tamam dediler ama!”
“Sor bakalım ne diyecek?”
Ebru babası şaka mı yapıyor, ciddi mi anlayamadığı için annesine baktı, Sezen hanım da emin değildi ama kızına da omuzlarını silkti.
“Yarın okulda sorarım ama sen izin verdin değil mi?”
“Verdim!” dedi Mümtaz bey
“Söyleyeyim mi yani arkadaşlarıma izin verdin diye?”
“Söyle kızım, sana bu yaşta da güvenemeyeceğim ne zaman güveneceğim!”
“Tövbe, tövbe!” dedi Sezen hanım, başından beri o çocukları eve alıp, kocasını ikna etmeye çalışırken şimdi kocası ikna olmuştu, o şüpheyle yaklaştığı halde. Ebru hemen sarıldı babasına yeniden. Çok heyecanlanmıştı. Aslında Mehmet’ten umudu kesmişti ama sahil kenarı, atmosfer belki bir şeyleri değiştirebilirdi. Sevinçle kalkıp odasına gitti. Yatağa uzanıp hayal kurmaya başladı.
“Sahiden mi gidecekler?” dedi Sezen hanım kocasına soyduğu tabağı uzatırken.
“Gitmesinler mi?” dedi Mümtaz bey.
“Yok gitsinler tabi de, hani genç bunlar?”
“Yaşlanınca mı gitsinler?”
“Mümtaz ya ne dediğimi anlamıyor gibi yapma!” diye çıkıştı Sezen hanım kocasına.
“Ne diyeyim şimdi, bu kızı alıp çiftliğe götürebilecek misin? Eninde sonunda ayrılacak bizden. Evlenmedi şimdiye kadar birine emanet edeyim. Amcası da gelmek istemiyor. Mezuniyetini mahvedip olmamış bir şeyden bağırayım mı şimdi ne yapayım sen söyle? O bizim kızımız, yapmaz bir şey! Bildiğin bir şey varsa gideyim konuşayım?”
“Yok canım ne bileceğim, açılmadı ki oğlan zaten!”
“E daha ne?”
“Açılır belki oradada diye?”
“Açılmaz!” dedi Mümtaz bey kumandayı eline alıp meyvesini yerken kendine haber kanalı aramaya başladı.
(devam edecek)