“Yani sen bir evlatlık mısın?” dedi Süreyya hanım merakla. Kafasının için hâlâ kuşku ve sorularla doluydu. Her şeyi anlatmıştı artık ama bunu ona ve kızına olumsuz şekilde yansımayacağına dair bir kanıt yoktu elinde. Bu da bir yandan Funda’yı dinleyip, söylediklerinde bir açık aramasına, öte yandan da içinde giderek büyüyen pişmanlık ve endişe girdabına sürüklenmesine neden oluyordu.
“Hayır ben değil!” dedi Funda gülümseyerek, “Ağabeyim! O bir evlatlık!”
“Anlıyorum!”
“Annem ve babamın yaşları artık ilerlediği için sosyal hizmetlerden bir bebek ya da yeni doğan almaları mümkün değilmiş, bu yüzden sıraya girmişler. Daha küçük bir çocuk alabilmeye hakları olduğu halde, görevli o gün gelen dört yaşındaki oğlan çocuğu için arayınca hemen koşup gitmişler. Ağabeyim, yani Cüneyt’i ilk gördüklerinde onun gözlerindeki hüzün ve terk edilmişliğin verdiği hırçınlık etkilemiş annemi. Ailesi Cüneyt’i bakamadığını bahane ederek getirmiş”
“Yani dört yaş bilinçli bir yaş gerçekten, zavallı çocuk, terk edilmişlik duygusunu çok yoğun yaşamış olmalı!”
“Evet, bunu sonraki yıllarda hepimiz çok yakından tanıma fırsatı bulduk!”
“Peki ya sen?” dedi Süreyya hanım kendini zavallı bir oğlan çocuğunun acıklı duruşuna bakar halinden sıyırarak. Şimdi düşünmesi gereken tek şey kızıydı onun, “Eğer çocukları olmuyorsa sen nereden çıktın? Yani nasıl geldin?”
“Nereden çıktığım sorusuna cevap vermeyeyim ama ağabeyimi evlat edindiklerinin ikinci ayında annem bana hamile olduğunu anlamış. Önce o da sizin gibi konduramamış ama test yapıp pozitif çıktığını görünce hemen babamı aramış ve doktora gitmişler.”
“Ağabeyin gelir gelmez öyle mi? Vay canına uğurlu bir çocukmuş sanırım! Ne şans bir çocuk isterken iki tane birden sahibi olmuşlar!”
Funda’nın yüzünden bir çok gölge geldi geçti, derin bir iç geçirdi ve anlatmaya devam etti.
“Ben doğduğumda ağabeyim beş yaşındaymış. O bir yıl içinde annem ve babama yapmadığı eziyet, söylemediği kötü söz kalmamış. Onların gerçek anne ve babası olmadığını bildiği için sürekli bunu yüzlerine vuruyor ve hiç bir istediklerini yapmıyormuş. Tabi benim gelişimden de haberdar olunca büyük ihtimalle geri götürülüp, bir kez daha terk edileceğini sanıyormuş. En azından sosyal hizmetlerde onunla sürekli görüşen psikolog böyle olduğunu söylemiş. Zaten zor olacağı belli bir sürece bir de annemin hamileliği eklenince her şey daha da zorlaşmış.”
“Annen ve baban güçlü insanlar olmalı!”
“Sizde travma yaşamış bir kızı sahiplendiniz öyle değil mi?” dedi Funda acı bir gülümsemeyle, “Nasıl bir his olduğunu biraz biliyor olmalısınız!”
“Yasemin hiç bir zaman beni zorlamadı!” dedi Süreyya hanım hemen savunmaya geçerek.
“Hatırlamadığı için belki!”
“Belki!” dedi yaşlı kadın gözlerini kaçırarak ama bu cümleyi yine bir tehdit olarak algıladığı için gerildi, “Çay olmuştur!” dedi birden bire ve kalkıp ikisine birden getirdiği bardaklara çay doldurdu. Funda onun davranışlarını dikkatle izliyordu. Şebnem’i gerçek kızı yerine koyduğunu anlamak zor değildi. Bunu sadece söyledikleri değil, beden dili de itiraf ediyordu. Onu sadece kaybettiği kızı yerine değil, ikisinin de kaybettiği her şeyin yerine koymuştu. Kendi kızına göstermeyeceği sabrı gösterdiğinden emindi Funda. İki kardeşin kaderleri nasılda bambaşka yerlere sürüklenmişti böyle. Çiğdem burada ablası ile birlikte olabilse, kim bilir ne kadar mutlu bir kadın olurdu. Gerçek Yasemin yaşamış olsa da Süreyya hanımın Şebnem’i alıp buraya getireceğinden emindi. Ancak o zaman gerçek Yasemin ve hayatı hakkında hiç bir şey hatırlamayan Şebnem arasında neler olurdu kim bilir. Sonuçta Yasemin’de bir kaza yaşamış, felç olmuş, baba ve ağabeyini, evi ayakta tutan eril güçleri kaybetmişti. Geriye kalan ve herkes olmaya çalışan annesini, Şebnem ile paylaşır mıydı. Üstelik Şebnem iki ayağı üzerinde durabiliyorken.
“Bitti mi? dedi Süreyya hanım başını yere eğmiş ve düşüncelere dalmış Funda’ya seslenip. Funda başını kaldırınca, çayı işaret etti.
“Hayır bitmedi!” dedi Funda, “Dalmışım!” sonra çayından bir yudum aldı ve anlatmaya devam etti. “Ağabeyimin bu halleri ben ilkokula başlayana kadar devam etti. Annem ve babam onu ve beni pek bir arada tutmadılar uzun süre. Benim doğumumla o geri götürülmemiş bile olsa, beni ondan güçlü bir rakip olarak görmeye devam etti. Sonra babam bir arkadaşının tavsiyesi ile onu özel bir psikoloğa götürdü. Bu arada bize gelişinin birinci yılında resmi olarak benim ağabeyim olmuştu. Yani annem ve babamın yasal çocuğuydu artık.”
Gülümsedi, Süreyya hanım, o da Şebnem’i evlat edinmişti ama yasalara Yasemin’in yaşadığını söylemişti. Yasemin’in kimliği ile yaşıyordu bu yüzden ve kendisi bile bilmediği için hiç bir risk oluşmamıştı Şebnem açısından. Bu onu arayanlar olduysa da izleri yok etmişti Süreyya hanıma göre, çünkü onu kim bulursa bulsun, bunun kızın faydasına olacağını hiç düşünmemişti. Onu öz babasından koruyamayan yasaların, bu hale geldikten sonra koruyabileceğine inanmıyordu. Belki de inanmak istemiyordu ama ikisi de aynı şeydi ona göre.
“Bütün bunların kızımla ne ilgisi var? Sadece ben anlattım diye siz de kendi hikayenizi mi anlatıyorsunuz?” dedi sıkıntıyla.
“Bir ilgisi var ve evet siz anlattığınız için anlatıyorum! Samimiyetle!”
“Tamam devam edin o halde!” dedi Süreyya hanım çayından sesli bir yudum alarak. İçindeki kaygıyı bastırmaya çalışıyordu hâlâ. Yasemin tüm gerçeği öğrense ne yapardı acaba? Tam da bu güne kadar bunu hiç risk olarak görmemişti aslında. Bunca yıl sonra onu kimse bulmamıştı, hiç kimse de Süreyya hanımın felçli kızını sorgulamıyordu. Yer değiştirmesi tüm bu riskleri ortadan kaldırmıştı, tabi Şebnem’in kızının yerine geçmesi de. Eğer o gün veya sonraki günlerde her şeyi hatırlamış olsaydı hayatları nasıl gelişirdi bilmiyordu. Onu ikna edip bu kez oyunu birlikte oynarlardı muhtemelen ama o hiç hatırlamamıştı. Hatırlasa da Süreyya hanıma hak vereceğine inanmıştı belki de. Şimdi Funda’yı dinlerken ilk kez içine bir kurt düşmüştü, ya gerçeği öğrenir de ona hak vermezse ne olacaktı?
İki kadın kendi iç dünyalarında sürekli kopuşlar yaşadıkları için birbirlerini anlıyorlar ve diğeri dalıp gittiğinde sessiz ve kısa bir bekleyişe geçiyorlardı. Funda Süreyya hanımın korktuğu şeyi anlamıştı, bunun olmayacağını anlaması için hikayeyi tüm detayları ile anlatıyordu. Çünkü aslında hayatındaki her şey bu konuyla ilgiliydi. Onunla yeniden göz göze gelince anlatmaya devam etti.
“Babamın Cüneyt’i götürdüğü yeni psikolog onda inanılmaz değişikliklere neden olmuştu. Benden nefret eden annem ve babamı adeta cezalandıran ağabeyim gitmiş yerine inanılmaz farklı bir gelmişti.”
“Böyle bir dönüşüm mümkün mü?” dedi Süreyya hanım hayretle, “O psikoloğu tanımak isterdim”.
“Cüneyt’in bu yeni hali aile içindeki tüm dengeleri değiştirdi. Aslında onun fark etmediği ben olağan yollardan olağan şekilde sahip olunmuş çocuk olarak, ondan daha az ilgi görüyordum çünkü eksiği tamamlanması gereken oydu anne ve babamın gözünde. Tüm emeklerini ona harcıyorlardı. O bunu göremiyordu sadece. Psikoloğun bir şekilde bunu fark etmesini sağladığına inanmıştık. Ben küçük olmama rağmen bana daima ona değerli hissettirmem gerektiği ve bunun nedenleri öğretilmişti. Bütün aile onu sevdiğimize inandırmayı görev edinmiştik. Üstelik bu gerçek bir sevgiydi ama üzerimizde öyle bir baskı kuruyordu ki, gerçek sevgimizi görev gibi yaşamak zorunda kalıyorduk. “
(devam edecek)