Süreyya hanım zaman zaman gözleri uzaklara dalarak anlatmaya devam etti, “Her gün yarın gideceğim dediğim halde, Yasemin’in durumu kötüleştiği için kalıyordum. Onun toparlanmasını bekleyip, sonra yola çıkacaktım. Bu arada aç kalamayacağımız için de mısır satmaya devam ettim ve Eskipayam’a gitmeye tabi. Maalesef kızım hiç iyileşmedi. Durumu giderek kötüleşti, onu evde tek başına bırakmak istemiyordum. En azından o hafta için bir şeyler alabilmek için son bir kez daha Eskipayam’a gittim. Sonra ne olursa olsun, Yasemin’in başından ayrılmayacaktım. Bakkala veresiye borcum pek yoktu, kızımın durumunu da biliyorlardı zaten. Biraz borç yazıdır, Yasemin iyileşince biraz daha çalışıp borcumu öder, sonra da giderim diye düşünüyordum. Evi de satacaktım ama ben gitmeden satılmazdı. Ben de onu bekleyemezdim. Bu ev de harabeydi o zamanlar, evden gelen parayla bu evin eksikleri yapılmalıydı.”
“Sonra?”
“O son gün gittiğimde Şebnem’i göremedim. Bütün gün gelir umuduyla bekledim ama gelmedi. Bu onu son görüşüm olacaktı gelseydi, bu şansı da elimden kaçırdığım için üzülmüştüm. Kızıma ve bana iyiliği dokunmuştu.”
“Siz onun evini bilmiyor muydunuz?”
“Hayır nereden bileyim? Hiç sormadım! Kazanı toplayıp eve gittim. Yasemin kendinden geçmişti artık. Onu doktora götürmek istiyordum ama bunun bir faydası olmayacağını yüreğim söylüyordu. Kızımı son bir umutla hırpalayacaklar ama yine de ölecekti. Ben çaresizlik içinde Yasemin’in başında ağlarken, kapı yumruklandı. O zamanlar dul bir kadın olmak çok zordu şehirde, yumruklan kapı da hiç hayra alamet değildi. Korkarak gidip camdan baktım. Kapıda bir karaltı vardı ama kim olduğunu seçemedim. Bir cesaretle açtım kapıyı, ben açar açmaz, Şebnem kanlar içinde kucağıma yığıldı.”
“Ne? Niye?” dedi Funda korkuyla.
“Çok kötü dayak yemişti zavallı, konuşamıyordu. Üzeri başı, paramparçaydı. Şey! Bacaklarının arasından süzülen kan elbisesini boşaltmıştı ve geldiğinde çamaşırları üzerinde değildi.”
“Babası mı yapmış?”
“Bilmiyorum. Konuşamıyordu dedim ya! Hemen onu içeri aldım, soyup yıkadım. Neredeyse Yasemin’i unutmuştum. Hangi hayvan yaptıysa kızın içini parçalamıştı resmen, vücudu da morluk ve tırnak izleri ile doluydu. Boğuşmuştu belli ama gücü yetmemişti. Yasemin’i kenara alıp, onu da yanına yatırdım. Konuşmuyor, sadece inliyordu. İkisi sabaha kadar öyle yattılar yan yana ama benim kızım sabahı göremedi maalesef.”
“Çok üzüldüm!” dedi Funda uzanıp kadının koluna dokundu refleks olarak. Şoka girmişti.
“Bir çay koyayım mı, ben de bir nefes alayım!” dedi Süreyya hanım. Anlatmak bile onu fazlasıyla zorluyordu belli ki.
“Olur!” dedi Funda, yaşlı kadın ayağa kalktı, terliklerini sürüyerek yarı açık kapıya gitti ve evin loşluğunda kayboldu. Funda Şebnem’im babasının tecavüzüne uğradığını sanmıştı ama günlükte yazılana göre Şebnem o gün evden çıktığında babasının sahte içki aldığı o adama gideceğini söylemişti. Babası oraya gitmesini söylemişti, içkileri de alıp akşam eve öyle dönecekti. Eğer babası tecavüz etmiş olsa, Çiğdem muhakkak bundan bahsederdi.
O kendi kendine düşünürken, Süreyya hanım elinde kocaman bir bakır tepsi ile göründü kapıdan, tepsinin üzerinde bir kömürlü semaver, iki ince belli çay bardağı ve biraz şeker vardı. Funda onun kollarındaki zorlanmayı hissedince ayağa kalkıp tepsiyi elinden aldı ve mavi kareli masa örtüsünün üzerine bıraktı.
“Biz konuşurken o olur!” dedi yaşlı kadın, “Yasemin sabaha çıkmayınca ne yapacağımı iyice şaşırmıştım. Kızımın öleceğini tahmin etmiştim ama aslında hep iyileşeceğini umut ediyordum. Şebnem’i kucakladım ve yere attığım yorganın üzerine yatırdım. Kendine gelip ölü bir kızla yattığını görmesini istemiyordum. Zaten yeterince şoka girdiği belliydi.”
“Hiç konuşmadı mı o zamana kadar?”
“Hayır, gözleri kapalı inleyip, sayıklıyordu sadece. Onu yerde, kızımın ölü bedenini de yatakta bırakıp. Arka bahçeye çıktım, kömürlükteki küreği aldım ve bir çukur kazdım.”
“Kızınız için mi?”
“Evet, onu bahçeye gömmeye karar vermiştim, zaten cenaze için bile param yoktu. Büyüdüğü evdi orası. Üzerine bir taş bile dikmedim canım kızımın. Bir ağaç fidesi diktim sadece. Şimdi kocaman olmuştur.”
“Neden peki?”
“Şebnem’i de o halde görünce, onu geri gönderemeyeceğimi anladım. Polisi arasam, onu alıp bir rehabilitasyon merkezine götürülerdi. Yaşı küçüktü henüz, reşit değildi. Orada başına daha neler gelirdi kim bilir? Hiç bir şey gelmese bile ruhu nasıl iyileşirdi. Ben köye gidecektim, çocukluğumdan beri hiç gelmemiştim buraya, eşim ve çocuklarım olduğunu biliyordu herkes ama onlara ne olduğunu kimse bilmiyordu.”
“Şebnem’i kızınız olarak mı getirdiniz buraya?” dedi Funda şaşkınlıkla.
“Evet! Yasemin’i gömdüm, ertesi gün üzerine bir fidan diktim. Bir kaç gün evi topladım. Emlakçıyla konuşup evi satışa çıkardım. Şebnem de bu arada ayağa kalkacak hale geldi.”
“E?”
“Hiç bir şey hatırlamıyordu. Hafızası yerinde değildi. Bu da benim işime geldi, ona annesi olduğumu, adının da Yasemin olduğunu söyledim.”
“İnanamıyorum!”
“Kızım ölmüştü, acım çok büyüktü. Onun başına gelenlere de çok üzülmüştüm. Kafam çok karışıktı. O an en iyi çözüm buydu bana göre. Aslına bakarsanız hiç de pişman olmadım”
“O hiç bir zaman hatırlamadı mı yani?”
“Hayır! Hatırlamadı, ben de hiç yardımcı olmadım. Onca kötü şeyi neden hatırlasın? O kendini Yasemin sanıyor, herkes de öyle biliyor. Ona zarar verecek bir şey yaparsanız ben de size zarar veririm” dedi Süreyya hanım, son cümleyi neredeyse hırlayarak söylemişti.
“Hayır!” dedi Funda endişeyle, “Size söyledim, ona zarar vermeye gelmedim ya da size! Yaşıyor olduğundan bile emin değildim. Kardeşi ondan ümidi kesmemişti ama ben aslında onun çoktan ölmüş olabileceğini düşünüyordum. Yani sizin karşılıklı yaşadıklarınızı tahmin etmek imkansız!”
“Onu bana Allah gönderdi. Zaten o olmasaydı ben de burada ya aklımı yer, ya da kendimi öldürürdüm herhalde. Ailem de bir kaza da ölmüştü, tek ailem kocam ve çocuklarımdı. Onları da kaybettikten sonra bomboş bir köy evine dönmek beni hayata ne kadar bağlardı bilmiyordum. Onu da annesi terk etmişti, bir anneye ihtiyacı vardı, korunmaya. Bu yüzden o bana hediye olarak geldi, ben de ona.! Son nefesimde bile onun bilmesi için bir şey söylemeyeceğim. yaşadığı şey gerçek zaten. Başka bir gerçekliğe ihtiyacı yok onun.”
“Sizi anlıyorum!”
“Emin misiniz?” dedi Süreyya hanım şüpheyle, “Kardeşinden ona bahsederseniz her şeyi öğrenir ama!”
“Bahsetmeyeceğim!”
“Gelip onu bulmaya çalışmayacak mı?”
“Hayır gelmeyecek!”
“Neden?”
“Ben de size kendi hikayemi anlatacağım söz verdiğim gibi, o zaman anlayacaksınız!”
“Kardeşine de mi tecavüz etti o alçak adam yoksa?”
“Hayır, Şebnem’e de babası tecavüz etmedi bence, anlatınca siz de anlayacaksınız!”
“Akraba değiliz dediniz doğru değil mi?”
“Değiliz”
“Peki bu benzerlik ne o zaman?”
“Sadece şans, inanın sadece o kadar! İyi bir şans da değil sanırım.” diyerek iç geçirdi Funda ne zaman olanları hatırlasa ağlamak istiyordu, “Nereden başlasam bilmiyorum!” dedi sıkıntıyla, “Annem ve babam ben doğmadan önce çocuk sahibi olmak için çok uğraşmışlar ama maalesef uzun yıllar olmamış. O zamanlar bu konuyla ilgili tedaviler de olmadığı için hacılara, hocalara türbelere gitmişler ama ne yapmışlarsa nafile! Sonunda annem babamı bir evlat edinme konusunda ikna etmiş.
(devam edecek)