Süreyya hanım oturduğu yerden zorla kalkıp, kapıyı açtı. Karşısında gördüğü otuzlu yaşlarında, iyi giyimli genç kadının daha önce gördüğü biri olmadığına emin olsa da garip bir tanıdıklık hissetti. Yaş almıştı ama hafızası hâlâ çok güçlüydü.
“Süreyya hanım?” dedi Funda nazikçe.
“Buyur kızım, benim?”
“Merhaba benim adım Funda! Sizinle bir konu hakkında konuşmaya gelmiştim!”
“Konu neydi?”
“Şebnem.” dedi Funda kadının bütün mimiklerini takibe alarak.
“Şebnem mi?” dedi Süreyya hanım, “Böyle birini tanımıyorum, yanlış gelmiş olmalısınız!”
“Bundan on yıl önce Eskipayam’da mısır satıyor muydunuz?”
“Mısır mı?” dedi Süreyya hanım hayretle, “Şey evet!” yüzündeki ifadenin farklılaştığını hemen yakalamıştı Funda. Şimdi neden bahsettiğini biliyordu yaşlı kadın ama saklamak istediği belliydi.
“O halde doğru adresteyim. İçeri girebilir miyim?”
“Tabi girebilirsiniz” diyerek geri çekildi Süreyya hanım, avlulu o güzel evlerden biriydi burası, tahta kapı ardına kadar açılında içerideki avluya geçti Funda. Sardunyaların büyük toprak saksılardan taşması tam seyirlikti aslında. Kenarda plastik ve hırpalanmış bir bisiklet duruyordu. Gölgede, mavi büyük kareli masa örtüsünün serili olduğu masada duran boş kahve fincanı, Süreyya hanımın kahve keyfini az önce bitirdiğini gösteriyordu. Tahta sandalyelerin üzerindeki eskimiş minderlerin birinin üzerinde kapı çalınınca elinden bırakmış olduğu örgüsü vardı. Ayağındaki plastik terlikleri sürüyerek masaya doğru yürüdü ve dönüp Funda’ya oturmasını işaret etti.
“Bir şey içer misiniz?”
“Hayır teşekkür ederim!”
“Benim mısır sattığımı nasıl biliyorsunuz?”
“Bakın ben Şebnem’i arıyorum. Sizin bir kızınız var öyle değil mi?”
“Evet ama onun adı Yasemin!” dedi Süreyya hanım emin bir sesle.
“Kızınız bana benziyor mu?”
“Anlamadım?” dedi Süreyya hanım ama hissettiği tanıdıklığı çoktan çözmüştü, sadece temkinli olmak istiyordu.
“Kızınız bana benziyor mu?”
“Neden size benzesin benim kızım? Siz kimsiniz?”
“Süreyya hanım korkmanız gereken bir şey yok, sizi bir şeyle suçlamıyorum. Şebnem’i arıyorum çünkü onu bulmak için verilmiş bir sözüm var!”
“Ne sözü?”
“Kardeşi ile ilgili bir söz!”
“Akraba mısınız?”
“O Şebnem değil mi?” dedi Funda, “Yani kızınız, gerçekte Şebnem!”
“Bunu bilmiyor!” dedi Süreyya hanım gözleri dolarak, “Ona zarar verecek hiç bir şeye izin vermemem!”
“Ona zarar vermeyeceğim! Bu aklımdaki şey kesinlikle değil! Neden bilmiyor dediniz?”
“Ona bir şey söylemeyeceğinize söz veriyor musunuz?”
“Tabi ki!”
“Siz kimsiniz önce onu söyleyin!”
“Ben Çiğdem’in bir tanıdığıyım!”
“Çiğdem mi, onun kardeşi mi?”
“Evet.”
“Nerede o? Siz kuzen falan mısınız?”
“Hayır kan bağımız yok. Siz anlatınca, ben de size bendeki hikayeyi anlatacağım!”
“Yasemin çok mutlu, bu konuştuklarımızı asla bilmemeli!”
“Sizi anlıyorum, bir söz de size veriyorum bilmeyecek! Haydi anlatın bana! Neden adını değiştirdiniz? O nasıl hiç bir şey bilmiyor! Doğru kişiyi bulduğumdan emin olmalıyım. İnanın bu bir mucize!”
“Eskipayam’da mısır sattığım zamanlar, evde yatalak olan kızıma bakıyordum. Kocam ve oğlum bir kazada öldüler. Yasemin de felçli kaldı. Ben o sırada onlarla olmadığım için hayattayım.” dedi Süreyya hanım sesi titreyerek
“Yasemin sizin kızınız mı gerçekten?”
“Şimdiki Yasemin değil!”
Funda gerçekten merak ediyordu bu hikayeyi. Sözün iki tarafındaki hikaye de gerçekten tuhaftı.
“Yasemin’in altını temizleyip, karnını doyurduktan sonra beş altı saat evde bırakıp çıkabiliyordum. Erkenden kalkıp mısırları haşlıyor, o sırada kızımı hazırlıyor, sonra da Eskipayam’a gidiyordum. Çok uzakta değildi. Kocam ve oğlum öldükten sonra elimde bir tek evim ve kızım kalmıştı. Kızımın da durumu pek iyiye gitmiyordu. Mısır satarak da evi geçindirmek çok zordu. Bu yüzden memlekete yani buraya gelme planları yapmaya başlamıştım. Şebnem ile o zamanlarda denk geldik. O da bazen mendil, bazen başka küçük parça oyuncaklar ya da benzeri şeyler satıyordu. Kızımla aynı yaşta olduğundan hemen ilgimi çekmişti. Çok mutsuz görünüyor, kimse ile konuşmuyordu. O kadar asıktı ki yüzü aslında pek satış da yapamıyordu. Başta yüzünde gözünde ufak tefek morluklar görmüştüm. Kimse ile konuşmadığından yanaşmıyordum ben de. Sokakta insanlar çok saldırgan olabiliyorlar. Herkesin zor şartları var.”
Funda nefesini tutmuş dinliyordu kadını, günlükte okudukları ile örtüşüyor gibiydi şimdiye kadar duydukları.
“Bir gün ayakta zor durduğunu görünce, gidip iyi olup olmadığını sordum. ‘Açım!’ dedi ağlayarak. Hemen kazandaki mısırlardan birini ona verdim. Önce kabul etmedi ama ısrar edince zorla yedi. Para vermek istedim almadı. Ertesi gün kendime yaptığım ekmekten ona da bir tane hazırladım. Çıkarken Yasemin’in yanına da bıraktığım salçalı ekmeklerdi bunlar. Öyle özel bir şey değil. Bir gün önce hiç konuşmamışız gibi yüzüme bakmadı ama ben yine de götürüp yanına bıraktım ekmeği. Ben dönmeden yediğini görünce de sevindim. Her gün bir ekmek de ona götürmeye başladım. Böylece aramızda bir bağ kuruldu. En azından beni selamlıyor ve teşekkür ediyordu artık. Hiç gülmüyordu ama. Bir gün kolu sargılı geldi, düştüm dedi sorunca ama ben onun her gün dayak yediğinden çok emindim. Evli olmak için yaşı çok büyük değildi ama sahipsizse çocuk yaşta evlenmiş olabilir diye düşünmüştüm.”
“Evli miymiş?”
“Ona altı yaşındaydı o zamanlar ama hayır evli değildi. Bir kaç ay sonra bir gün ben hastalandım. Bir gün önce yağan yağmurda çok ıslanmıştım. Her zaman yanımda başımdan aşağı geçirdiğim bir çöp torbam olurdu ama o gün kaybetmiştim. Kazanla çok hızlı yürüyemediğim için de epeyce ıslanmış ve hastalanmıştım. Ertesi gün mecbur olduğum için yine de gittim oraya, ayakta zor durduğumu görünce yanıma geldi ve kazanı kucaklayıp, beni eve kadar getirdi. Kendisi de satış yapamadı tabi bu arada, ona mendillerin parasını vermeyi teklif ettim kabul etmedi. Yasemin’i de görünce girdi bize bir çorba yaptı. Yasemin’i temizledi, yedirdi ve bir şey demeden çıkıp gitti.”
“Kesin dayak yemiştir yine!”
“Evet sanırım yemiştir. Ertesi gün kalkamadığım için yine geldi, bize yine aynı bakımı yapıp gitti. Akşam yine geldi ve kızımı temizledi. Tam üç gün sabah ve akşam böyle devam etti. Hiç tiksinmedi Yasemin’i temizlerken, hatta bir kez onu yıkadı. O geldiklerinde babası ile yaşadığını söyledi. Anneleri ölmüştü. Bir kardeşi vardı. Alkolikti babaları, o öyle demiyordu ama içip her gün onu dövüyordu belli ki. Tabi parasını da alıyordu elinden. Siz o zamanlardan mı tanıyordunuz yoksa onları?” dedi Süreyya hanım merakla.
“Hayır, ben Şebnem ile hiç tanışmadım. Kardeşini tanıdım!”
“Beni nasıl buldunuz gerçekten merak ediyorum!”
“Siz hikayenizi tamamlayınca ben de size anlatacağım her şeyi. Buraya kadar anlattıklarınızdan bu kez doğru yerde olduğumu düşünüyorum sadece! Devam edin lütfen!”
“Ben iyileşip satış yerime geri dönünce bize gelmeyi bıraktı. Yine uzak ve soğuk duruyordu. Babasının onu uzaktan izlediğini sandım bu yüzden, belki kokuyordu.”
“İzliyor muydu peki?”
“Sanmıyorum, öyle olsa evime de gelemezdi, soramadım hiç bir zaman!”
“Asıl merak ettiğim kısım da burası? Ne oldu ona?”
“Bu olaydan sonra ona ekmek götürdüm yine ama benimle konuşmaya devam etmesi için ısrar etmedim. Uzaktan uzağa birbirimize selam verdik sadece. Vücudundaki darp izleri her geçen gün daha belirgin oluyordu ya da artık ona daha sevgiyle baktığım için belki bana öyle geliyordu. Aradan bir ay geçmişti ve Yasemin giderek kötüleşmeye başladı. Onu alıp köye gitmeye iyice karar vermiştim artık. Yola dayanır mı bilemiyordum ama burada ona yeterli beslenmeyi sağlayacak param yoktu. Köyün yani buraların havası, suyu, doğal sebze meyvesi, sütü ona iyi gelir diye düşünüyordum. Şehir gibi masraflı da olmazdı.”
(devam edecek)