Şeref beyin vefatından bir yıl sonra bir gün Serpil hanım, Nedamet hanımı arayıp, “Oturduğumuz bina tadilata giriyor, ev sahibi, evi de yaptıralım diye bizi üç aylığına evden çıkarmak istiyor abla, ne yapacağımızı şaşırdık!” dedi.
“Allah, Allah!” dedi Nedamet hanım şaşkın şaşkın, “O nasıl ev sahibi öyle, insan üç aylığına nasıl bütün evi toplayıp çıkar?”
“Sorma abla, binanın tesisatı çok eski, kanalizasyon sürekli sorun çıkarıyor. Hazır o yapılırken, ben de evin tesisatını yenileyeyim diye tutturdu. Nereden baksan üç ay sürer dediler. Üç aylığına kim evini verir bize?”
“Öyle ya! En az bir yıllık yapılıyor değil mi sözleşmeler?”
“Tabi abla! Ben de dedim ki, ağabeyim sağken kapısından giremedik ama belki yengem bizi üç ay misafir eder, o bizim gibi çöpsüz üzüm!”
Nedamet hanım beklemediği bu teklif karşısında durdu bir süre “Olur aslında, niye olmasın?” dedi sonra gülerek, “Eşyayı ne yapacaksınız o zaman?”
“Ev sahibinin binanın altında deposu var. Oraya çekersiniz demişti bir sorduğumda! Abla sana yük olmayız değil mi bak, gönülden demiyorsan biz hiç gelmeyelim!”
“Olur mu gönülden demiyorum canım! Hem kızlar da biraz kaynaşır ne güzel olur! Sibel çalışmıyor muydu? O ne olacak?”
“Ya işte o da başka bir dert, çalışıyor kız tabi. Yoksa nasıl geçineceğiz abla, kocamdan kalan emekli maaşı ile bu devirde geçim mümkün mü? Bak elin evindeyiz hâlâ! Ağabeyim sahip çıkmadı ki bize! Kimimiz kimsemiz bir sizsiniz!”
“Ya rahmetli inat etti sahiden, neyse! Siz evi toplayın gelin hele, kıza da bir şeyler buluruz elbet burada!”
“Abla Allah razı olsun vallahi bizi nasıl bir dertten kurtardın biliyor musun? Sibel hep der yengem çok insan diye, dayısını pek sevmezdi o da biliyorsun. Haklı çocuk, ne gördü ki değil mi?”
“Neyse, neyse, ağabeyinin ruhunu incitmeyelim o kadar, siz toparlanınca bana haber verin. Ben de Nazan’ın eski odasını ayarlayayım size, o da sevinir şimdi duyunca!”
“Allah razı olsun abla, ben de Sibel’e söyleyeyim, o da iş yeri ile görüşsün o zaman!”
“Haydi Allah’a emanet olun!” diyerek kapattı Nedamet hanım telefonu. Hiç aklında yokken birden bire yıllardır yüzlerini bile görmediği görümcesi ile kızını evine davet etmişti hem de üç aylığına. İçinde ufak bir tereddüt olsa da “Yok! Yok! İyi yaptım, böyle zamanda yardım etmeyeceğiz de ne zaman edeceğiz birbirimize?” diye teselli ediyordu kendini.
Nazan annesinin davetini duyunca şaşırdı biraz, “Anneciğim senin bu iyi niyetini anlıyorum ama bak babam kimseye boşuna sırtını dönmezdi biliyorsun. Bu güne değin, kimse için yanılmadı. Ne dediyse olmadı mı?”
“Ya oldu ama şimdi bu kardeşi kızım, duygusal davranmış olma olasılığı var. Hem insanlar değişemez mi yani? İki kardeşin arası bozuk diye ben görümceme yüzümü nasıl döneyim şimdi zor zamanında. Kadıncağız zaten rica minnet söyledi, istemiyorsan gelmeyelim de dedi!”
“Ne diyecek ya anne?”
“Ya Nazan sen de baban gibi başlama kızım! Tanımıyorsun, etmiyorsun bu insanları, peşin fikirli olmamak lâzım o kadar da!”
“Anne, ben sen sonradan üzülmeyesin diye söylüyorum!” dedi Nazan kırgın bir sesle.
“Ne yapacaklar kızım beni üzecek, paramı vermiyorum, malımı vermiyorum. Senin kapın ayrı, bacan ayrı zaten!”
“Tamam nasıl istersen güzel annem üzülme sen o zaman!”
“E ama daraldım yani, rahmetli gibi sen de vır vır! Bizim aklımız yok mu canım yani?”
“Tamam, haklısın ben de birden endişelendim ondan söyledim!”
“Sen kocana söyle de şu sizin depodaki çek yatı bize getirin gelirken, senin eski odanı vereyim onlara ana-kız kalsınlar!”
“Tamam ben Zafer’e söylerim, şirketin deposuna koydu onları, bir iş çıkışı geçerken bırakır!”
Nazan annesi kırılıyor diye susmuştu ama aslında endişesi devam ediyordu bu insanlar hakkında. Zafer “Boş ver kırma kadını, zaten artık çağırmış, yapacak bir şey yok. Biz varız kim ne yapabilecek ona?” diyerek karısını sakinleştirmeye çalıştı.
“Canım kocam ya!” dedi sevgiyle Nazan, “Çok iyi bir baba olacaksın sen?”
Bunca zamandır biraz karı koca vakit geçirmek için çocuk düşünmemişlerdi ama artık ikisi de bir çocuk sahibi olmaya hazır hissediyorlardı kendilerini. Daha ailelere bahsetmeseler de niyetleri kesindi. Zaferin işleri yazın çok yoğun olduğundan sonbahara ertelemişlerdi. O zamana kadar da Nazan bulduğu her şeyi okuyup kendini hazırlamaya devam edecekti. Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun olmuştu ama Zafer ile evlendikten sonra hiç çalışmamıştı. Kimse engel koyduğundan değil, önce hem iş hem evliliğin acemisi zor olacağını düşünmüştü. Önce bir ev döndürmeye alışıp, sonra çalışma hayatına girerse ikisini birden idare etmekte zorlanmaz gibi gelmişti. Sonra evde olmak hoşuna gitmişti, çocuk da olsun sonra çalışırım diye ertelemişti mesleğini. Diyetisyenlik geçici mesleklerden değildi. Her zaman diyetisyenlere ihtiyaç oluyordu. Mesleğinden ve bilgilerden uzak kalmamak için bir sosyal medya hesabı açmış, oradan takipçilerine mesleki bilgilerini aktarıyordu. Son zamanlarda aklında bebek sahibi olmak olduğu için hamilelik ve hamilelik sonrası beslenmeye odaklanmıştı. Hem kendi öğreniyor, hem de paylaşıyordu.
Serpil hanımın telefon görüşmesinin üç hafta sonrasında yola çıkmaya hazır olduklarını haber vermek için Nedamet hanımı yeniden aradı. Evi kapatıp, depoya taşımışlar, Sibel de işinden ayrılmıştı. Nedamet hanım da fikrini değiştirmediyse, bilet alıp geleceklerdi. Nedamet hanım Zafer’den şoförünü gönderip, onları otogardan almasını rica etmişti, istediği çek yatta zaten odaya gelip yerleştirilmişti.
Ertesi gün akşama doğru Serpil hanım ve Nedamet hanımın bebekliğinden sonra ilk kez gördüğü kızı Sibel gelmişlerdi.
“Ay gözlerime inanamıyorum!” dedi Nedamet hanım Sibel’e bakıp, “Nasıl da güzel bir genç kız olmuşsun maşallah!”
“Abla biz de Nazan’ı sosyal medyada görüyoruz yoksa ben de sokakta görsem tanımam vallahi!”
“Ya ne iyi bir şey değil mi internet, kızım bana da anlatıp duruyor da bizden geçmiş artık, yapamıyorum ben!”
“Ben sana öğretirim yenge merak etme!” dedi Sibel gülümseyerek.
“Öğretirsin güzel kızım pek de güzel olur, haydi bir kahve yap da içelim üçümüz!”
Serpil hanım otobüste yaptığı börekleri yediklerini söylediği için karınları toktu. Öyle dışarıda falan yemiyorlardı zaten. Sibel’de evde götürüyordu iş yerinde yiyeceklerini. Yoksa baş mı olurdu bu hayat pahalılığında geçim.
“Mola yerinde bir çay içelim dedik abla! İnanır mısın aha şöyle minnancık bardak da çay olmuş sana on lira! Öyle değil mi Sibel!”
“Öyle yenge, bizim iş yerinin orada bi kahveci vardı, bizim arkadaşlar sabahları oradan alıp geliyorlardı kahvelerini. Elli liradan aşağı değil bir tanesi. Annem bana ben duştayken yapıp termosa koyduğu için ben hep evden götürdüm!”
“Aferin kızım sana! İnsanlar da biraz harcamayı bilmiyor galiba? Yani bizim gibi değil şimdikiler, istiyorlar ki her şey dışarıdan alınsın!”
“Çok şükür Sibel öyle olmadı abla, Allah yardım etti. Yoksa nasıl baş ederdim ben dul başıma!”
“Ya değil mi? Çok şükür bak ne güzel yetişmiş kızın, ay severim ben senin yüzündeki gamzeleri!”
Nedamet hanım daha ilk günden böyle tatlı muhabbetleri olunca rahatlamıştı iyice.
“Amma abartıyorlar baba-kız bak ne güzel insanlar işte!” diyordu kendi kendine.
(devam edecek)