Evdeki düşman – Bölüm 8

Sonunda herkesin kendini merkeze koyarak düşünmesinde yanlış bir şey olmadığına karar verdi Sibel. Kimin neyi, neden yaptığını sorgulamak, onun yaşadıklarının bıraktığı izleri silmiyordu, affettirmiyordu da. Herkes kendi kapısının önünden sorumluydu. Hata yapmak bilinçli ya da bilinçsiz bir seçimdi. Bazı hatalar telafi edilemez sonuçlar yaratıyordu, telafi edilebilenlerse en az zararla atlatılabiliyordu. Özlem’in yaşadığı ikincisiydi ama Meltem’in yaşadığı ya da yaptığı değil. İnsanın hata yapma lüksünü belirleyen sorumluluklarıydı belki de eğer bu bir lüksse tabi. O zararın en az olduğu yerden dönmüştü ve hayatından aldatılarak geçen bir kaç ayın verdiği ders ise oldukça büyüktü. O halde kazanımı, kaybından çok daha yüksek olan bir olaylı ömür boyu patates çuvalı gibi taşımak yerine önüne bakmalıydı artık. Özlem de öyle, kazanımı, kaybından büyüktü, ailesi torun gelince farklı davranacaklar, torunlarının hatırına kızlarını affedecekler ya da en azından unutmayı seçeceklerdi. Çocuk meşru olmayan bir zaman diliminde rahme düşmüş olsa da, meşru bir evlilikte doğacaktı.

Amcası evleri onun üzerine geçirdikten sonra, banka hesabına ait kartı teslim etmek için gelmesini rica etti. Geri döndüğünde orada işlerin kendisinin ki gibi mantık kurmaya çalışarak atlatılamadığını fark etmesi uzun sürmedi. Amcası olayı ilk duyduğunda ne haldeyse hâlâ oradaydı. Kızı ile görüşmüyordu ama bunu damadına ve damadın ailesine çaktırmadan bahaneler zinciri ile yapıyordu. Safiye hanım ise torunları hatırına her gün olayla yeniden yeniden yüzleşmek zorundaydı ve amcası olayın dışında olduğunu sansa bile karısının her gün gelip anlattıkları ile aslında sandığı gibi kaçamıyordu.

Kartı ona teslim ederken, gözleri dolarak defalarca özür diledi kızı adına. Sibel bu özürlere hiç gerek olmadığını söylese bile adamcağızın hissettiği suçluluk ve utancı kelimelerin bastıramadığı ortadaydı. Üstelik bu anlık bir süreç değil, ömrünün sonuna kadar taşıması gereken bir yük haline gelmişti. Torunlarının zarar görmemesi için, zehir olsa olanları yutmak zorundaydı. Kendi evlatlarını en iyi şekilde yetiştirip, mutlu ve varlıklı bir şekilde gelin etmişler, iki de güzel torun sahibi olmuşlarken, tüm bu hafiflik sandıkları şeyler, ağır bir yüke dönüşmüştü ve altından kalkıp kalkamayacaklarını zaman gösterecekti. Anne, babalar, çocuklarının hatalarını kendi sorumlulukları olarak görüyorlardı ister istemez. Oysa Meltem çoktan reşit olmuş, bir aile kurmanın sorumluluğunu almış yetişkin bir bireydi. Nasıl yetiştirilmiş olursa olsun, kendine seçtiği karakter de onun sorumluluğuydu. Amcasına kendine yaptığı felsefeyi aktarıp, beklediği sonucu alamayınca, gözleri yaşlı ve üzmeye kıyamadığı amcasını da böyle üzdüğü için Meltem’e yeniden öfke dolu bir şekilde geri döndü. Belli ki bu olayın izlerinden kolayca kurtulamayacaklardı.

Riskli ilerleyen hamilelik, erken doğumla sonuçlanınca, kafası yeniden olaylardan uzaklaşıp, arkadaşı ve bebeğinin sağlığına odaklandı. Bebek erken gelmiş ama bu geliş sırasında Özlem’in de hayatı tehlikeye girmişti. Sibel arkadaşının ailesinin bunu bilmesi gerektiğini düşünürken, Özlem’in kocası ondan önce davranmış ve kayınvalidesi ve kayınpederine, Özlem’in durumunu anlatmıştı.

Bir anne ve babanın yüreği evlatlarının acısını hele ki ölüm kalım meselesini görmeze gelebilir miydi? Ne kadar kırgın olurlarsa olsunlar hemen hastaneye koştular onlar da. Bebek rahme düştüğünde olanları, doğumunda annesini riske atarak da olsa çözmeye mi çalışıyordu?

Neyse ki sonunda bebek de, Özlem de bu süreci sağlıkla atlattılar ve Özlem’in ailesi, damatlarına ve kızlarına duyduğu öfkeyi yok saymayı başararak yanlarında olmayı seçtiler. Sibel bu arada emlakçı ile görüşmeyi sürdürdüğü için yaşamak istediği gibi bir ev bulmayı başarmış, arkadaşının ailesi de yanında olmaya karar verince, evini alıp, ihtiyacı olanları almaya odaklanmıştı. Kendi yaşadıkları üzerine arkadaşının ellerinden kayıp gitme ihtimali onu da çok sarsmıştı. Bir şeyi atlatmak için hep başka bir şeye sarılmak gerekiyordu belki de. Çok sevdiği anne, babasından sonra, hayatında en çok güvendiği ve sevdiği insanın hayatı tehlikeye girince, sevdiklerini kaybetmekten ne kadar korktuğunu daha iyi anladı. Mustafa’yı da kaybetmişti ama neyse ki Allah Özlem’i, bebeğine, kocasına, ailesine ve ona bağışlamıştı. Artık sinirleri iyice bozulduğu için bir yandan kendi hayatını yeniden kurmanın heyecanını yaşarken, arada bir gelen ağlama krizlerine engel olamıyordu. Anne ve babasına, Mustafa’ya, Özlem’e hepsine birden ağlıyordu artık. Ayaklarını bunca zaman yere bastıran o motivasyonun gücü, şimdi yeniden ayağa kalkabilmesi için yeterince güçlü olmuyordu nedense. Yorgundu, tek hissettiği buydu. O kadar yorgundu ki, yaşadıklarından sonra yaşamaya gücü kalmamış gibiydi ama yine de vazgeçmiyor, dışarıdan sakin ve olgun tavrını koruyarak, kendi yaşam alanını yeniden kurmaya çalışıyordu. Bu kez de arkadaşının bu zor sürecini kendi ev hikayesi ile hafiflemeye çalışıyordu. Tıpkı hamileliğin zorluğunu da evlenme sürecinin heyecanı ile hafiflemeye çalıştığı gibi. Yine evinin içini, aldıklarını, alışveriş sürecini videoya çekiyor veya canlı yayınla ona izlettiriyordu. Hayat bir şekilde ikisinin bu evrelerde yan yana gelmesini engelliyordu sanki ama onlar yine de bunu hafifletmenin bir yolunu buluyorlardı. Bu yüzden birbirlerini kardeş, aile gibi görüyorlardı. Ne olursa olsun, birlikte altından kalkabiliyorlardı çünkü.

Arzu bebek nihayet sağlıkla evine dönüp, aileler ve taze ebeveynlerin arasındaki buzlar çözülmüş, her şey baştan olması gerektiği haline gelebilmişti. Şimdi herkesin odak noktası bebekti. Aileye yeni katılan, tatlı mı tatlı minicik bir can. Sibel’de yeni yaşam alanını büyük oranda kurmuş, kendi evinde, kendi düzeninde yaşamaya başlamış, artık bir iş bulup çalışma aşamasına gelmişti. Tüm olanların üzerinden neredeyse altı ay geçmiş ve her şey yoluna en azından bu haliyle girmişti.

Kerem hiç bir şeyden habersiz, karısı ve çocukları için kendini paralamaya devam ediyor, hem çalışarak onların geleceğini, hem de eve gelir gelmez karısının yükünü alarak günü yapabileceği en iyi şekilde kurtarıyordu. Kerem’in ailesi de en az onun kadar bu yükü üstlenmeye gönüllü herkes için çırpınırken, Safiye hanım ve Seyfi bey içlerindeki fırtınayı bastırmaya çalışarak sürecin içinde dalgalanıp duruyorlardı. Mutsuzlardı ama mutluluğu korumak zorundalardı. Meltem ise ne mutluydu ne de mutluluk sanılan şeyi korumak gibi bir motivasyonu vardı. Mustafa ondan nefret ediyordu, annesinin ona gönderdiği kaydı ne olduğunu anlasın diye ona gönderdiğinden beri de, kaydı kocasına göndermekle tehdit ediyor gibi imalarda bulunmuştu. Şayet onunla iletişimini sürdürmeye devam ederse, kayıt herkesin saklama çabasına rağmen ortaya çıkacaktı. Her ne kadar mutluluk sanılanı korumaya açıkça niyeti olmasa da, kaydın zamansız ortaya çıkmasının sonuçlarından korunmak için o da kendini kontrol ediyordu başka bir nedenle ama aslında tıpkı annesi ve babasının yaptığı gibi.

Özlem’in kocası Erdem’in, tıpkı, Sibel ve Özlem gibi yakın olduğu bir çocukluk arkadaşı vardı. Hakan. O da Sibel’in Özlem’e yaptığı gibi, tüm yaşadıkları süreçler boyunca, Erdem’in yanında yer almış. Arkadaşını karısının yaşadıklarını atlatmaları için olumlu şekilde motive etmişti. Özlem de bu yüzden Hakan’ı çok seviyordu. Evlenmeden önce ve evlendikten sonra Hakan sık sık onlarla bir araya gelip, bu sürecin geçeceğini ve her şeyin yoluna gireceğine onları ikna etmeye uğraşmış, neye ihtiyaçları varsa da yapmak için elinden geleni yapmıştı. Sibel’in de amcasının evinden ayrılıp arkadaşının yanına gelmesi ile Hakan onun da hayatına dahil olmuştu. En az Erdem kadar iyi biri insandı. Yakın arkadaşının, karısının en yakın arkadaşına da tıpkı Özlem’e yaptığı gibi saygı ve sevgiyle yaklaşmış. O ev ararken veya bilmediği bu şehirde usta, mağaza gibi ihtiyaçlarını bulmasına yardımcı olmuştu. Sık sık Özlemlerin evinde de bir araya gelmişler, çiftin yakın arkadaşları olarak tüm süreçlerde ellerinden geleni yapmışlardı.

(devam edecek)

Yorum bırakın