Evdeki düşman – Bölüm 7

Mustafa, Sibel’in tavrının sebebini nihayet anlamıştı ama nasıl olduğunu, nasıl halledeceğini bilmiyordu. Eğer bu olanlar ailesinin kulağına giderse her şey daha da kötü olur, hem sevdiği kızı sonsuza kadar kaybeder hem de ailesinin gözünde beş paralık olurdu. Ne babası, ne de annesi öyle erkeğin elinin kiri, erkektir yapar diyecek türden insanlar değildi ki zaten Mustafa da öyle değildi. Bir hatadır yapmış, yüzüne gözüne bulaştırmıştı işte. O değil, Sibel’den öncesinde bile bu tür tuzaklara düşmemiş, bir ilişkisi olacaksa bile bunun seviyeli ve anlamlı olmasına özen göstermişti. Ne olacaktı şimdi?

Ertesi sabah, Kerem Safiye hanımı alıp getirdiğinde, kadıncağızın suratı yine beş karış asıktı. Yaşadığı hayal kırıklığını tarif etmek imkansızdı. Aklı almıyordu bir türlü, ne ailelerinde ne çevrelerinde böyle insanlar yoktu, hiç de olmamıştı. Kime çekmişti bu kız böyle. Dünürü gelip televizyon açıldığında ekrandaki hikayeleri izlerken dünürünün böyle insanlara karşı serzenişlerine ağzı varıp katılamadı bile. Nasıl desindi, “benim öz kızım da aynı bunlar gibiymiş meğer” diye. Dünürü akşama kadar bir yanan çocuklarla ilgilenip, bir yandan kulağı televizyonda “Vallahi daha kötüsü olmaz derken, her gün başka bir şey duyuyoruz. Nasıl geldi bu insanlar bu hale? Anlamak mümkün değil. Allah cümlesini ıslah etsin!”

Dünür her söylendiğinde, Meltem’le göz göze gelip iç çekiyordu Safiye hanım. Olan olmuştu bir kere, yetmezmiş gibi de Meltem arsızlığın doruğunda sırıtmaya devam ediyordu.

Günler günleri kovalarken, Meltem’in değişmeyen utanmaz tavrına iyice deli olmaya başlayınca, bir sabah dünürü gelmeden, ağzına aklına geleni saydı yine.

“Bırak bu geri kafalılığı artık!” diye gürledi Meltem beklemediği bir şekilde. İki çocuğun korkuyla uyanıp ağladıklarını umursamadı bile, “Bunca insan!” dedi eliyle televizyonu göstererek, “Yapıyor işte! Dünya da ilk ben değilim değil mi? Hata diyorum, laftan sözden anlamıyorsun. Ne yapayım istiyorsun, kendimi mi öldüreyim! Olan olmuş bitmiş. Sen yaşatmaya devam ediyorsun. Ne istiyorsun benden?”

Safiye hanım gözleri fal taşı gibi açık korkuyla ağlayan torunlarına mı koşsa, kızının akıl almaz küstahlığına yanıt mı verse bilemeden kaldı bir süre öylece. Dünürünün gelmesi yakın olduğu için “Allah seni bildiği gibi yapsın, daha bir şey demiyorum” diyerek torunlarına koştu acıyla. Çocukları salondaki yerlerine getirip, sakinleştirdi ve dünürü gelince de televizyonu açıp, sanki bir şey bilmiyormuş gibi davranmaya devam etti mecburen.

Öte yanda Sibel, arkadaşının yanında kendin daha iyi hissetmeye başlamıştı artık. İnsan başkasının daha gerçek bir derdi olduğunda, ona odaklanıp, kendininkini kolayca unutabiliyordu belli ki. Sonuçta Özlem, riskli bir hamilelik yaşıyordu ve doğuma çok bir zaman kalmamıştı. Bununla birlikte ailesi evlenmesine razı olup, gerekeni ele güne rezil olmamak için yapmış olsalar da, onu affetmiş değillerdi. Annesi evlilik öncesi kendini bir erkeğe teslim etmiş olmasını hazmedemiyor, babası evlenmiş olmalarına rağmen bunu bir aile namusu meselesi olduğunu söyleyip, kızının ailesini lekelediğini söylemeye devam ediyordu. Kızlarının riskli hamilelik geçiriyor olmasını da yaptığı günahın bedeli sayıyorlardı.

Bir yanda, nişanlısı ve kuzeninin hikayesi, bir yanda en yakına arkadaşının başına gelenler ve ikisinin de aslında bir şekilde aynı kefeye girmesi, Sibel’in kalbindeki öfkeyi daha kolay yumuşatmış gibiydi. Özlem’in ailesinin sandığı gibi bir kız olmadığını en iyi o biliyordu. Mesele kendini teslim etmek değil, sevmek ve güvenmekti belki. Eğer, çocuk Özlem’le evlenmemiş onu terk edip gitmiş olsa, olaylar daha vahim bir noktaya gelirdi bunu ikisi de kabul ediyordu ama gelmemişti çok şükür. İki olayda da iki kadın, evlilik dışı bir ilişki yaşamışlardı. Birinde arkadaşının yanında, diğerinde mağdur konumundaydı. Özlem kimseyi mağdur etmemiş, kimsenin nişanlısını, kocasını ayartmamıştı, aralarında ahlaki açıdan en büyük fark buydu. Ailelerin gözünde ise iki olayın birbirinden hiç bir farkı yoktu. Kızları ahlaksız bir girişimde bulunmuşlar ve ailelerini utandırmışlardı.

Özlem’le her şeyi açık açık konuşabildikleri için ve genelde de kafaları aynı çalıştığı için geçen günler içinde bu konuyu da beraber masaya yatırdılar. İkisinin kızları olsa, bu davranışlardan birini sergilemiş olsa, onlar anne olarak ne yapardı?

Özlem, anneliğin, çocuklar sadece doğru yaptığında değil, kesintisiz bir görev olduğunu savunuyordu. Hata yapılabilirdi ama o hata nasıl telafi ediliyor ya da tekrarlanıyor mu ona bakmak gerekiyordu. Bunun anlamı yanlışın yanında durmak değildi ama evlat da hata yaptı diye düşman ilan edilmemeliydi. Tabi Meltem’in yaptığı kendi yaptığının bir adım ötesindeydi, konu aşk bile olsa. Meltem gerçekten Mustafa’ya samimi olarak aşık olmuş olsa bile, çocuklar ve Sibel ile mağdur sayısı ve oluşacak sonuçların boyutları büyüyordu. Oysa kendi durumunda hiç mağdur yoktu. Yaptığını hata olarak da görmüyordu, tercihti bu. Hamile kalacağını düşünmemişti aslında ama birlikte olduğu insana güvenmişti. Zaten niyetleri evlenmekti sadece bebekle öne çekilmişti. En doğrusu bu değildi kabul ediyordu ama en yanlışı da değildi. Yani aşk veya güvenle yapılanın sonuçları kendilerinden başkalarına kalıcı zarar veriyorsa kişinin hatası daha affedilmez bir noktaya sürükleniyordu, kendisi için bile. Kocası onunla evlenmemiş olsa bile zarar görecek kişi kendisiydi. Tabi doğacak bebek de diye ekledi Sibel. Görünüşe göre bu tip hataların sonuçları en çok çocukları etkiliyordu. Çocuk söz konusu ise hata yapma lüksü en aza inmeliydi.

“Ben ahlaksız biri değilim” dedi Özlem sonunda, “Bu yaptığım şey benim ahlakımla ilgili değil, belki deneyimsizlik, belki gereksiz cesaret ama ahlaksızlık değil. Ailemin bana düşmanlığı ise ahlaksızlığım üzerine kurulu. Bunu hazmetmek zor oluyor”

“Ahlak ve namus aynı kefede olmuyor belki de her zaman” diyebildi Sibel sadece, “İnsan hem ahlaksız, hem namussuz olabiliyor ama gördük ki!”

Sibel’in durumunu konuştukça ucu bir şekilde Özlem’e uzandığından bu konuyu daha fazla konuşmamaya karar verdiler. Sonuçta Arzu bebek, sevgi dolu bir yuvaya doğacaktı. Sonucun iyiliği, nedenin kötü yaftasının önüne geçiyordu

“En çok yengem yıkıldı aslında” dedi Sibel, “Televizyonlarda görüp yıllarca kınadığı şeyin kendi başına gelebileceğini hiç hesaba katmamıştı muhtemelen.”

“Belki de, izlediği şeyler zaten hep evin içindeydi ama o başkaları yaşadığı için kendi hayatının merkezinde olduğunu göremedi” diye cevap verdi Sibel.

Olabilir miydi? Bir çocuk büyürken, evde, çevrede değil ama televizyonla evin içine giren hikayeler normalleşebilir miydi, tıpkı ailede ve çevrede olan şeylerin aksi görülene kadar normalleşmesi gibi. Ailenin, çevrenin ne kadar iyi olduğu yeterli değildi o zaman, çocuk için model modeldi farkına varmadan, kaçış yolları aradığında, pek ala evin ve çevrenin dışından bir model seçebilirdi. Bilinçaltı yıllarca o hikayelerin evin içinde yankılanması ve annesinin sürekli bu olayları gündemde tutarak hayatın bir parçası haline getirmesinin sonucuydu tüm bunlar.

“Yengem çok iyi bir insandır” dedi kendine cevap verir gibi, “Peki ya ben o evde sürekli kalsaydım, ben de aynı seçimi yapar mıydım?”

Onun Meltem’den farkı, anne babasını erken kaybetmiş, ayakları üzerinde durmaya koşullandırmıştı kendini. Amcasının onu babası gibi koruyup kollamasına karşılık hissettiği minnet duygusu da daima en iyi olması için güçlü bir motivasyon unsuru olmuştu. Sırf anne babasının kemiklerini sızlatmamak ve amcasını utandırmamak için bile olsa yapmazdı bu türden bir şey. Peki ya Meltem? İyi bir ailede, geleneksel şekilde yetişmiş, her şeye sahip, hayatı boyu kriz yaşamamış, ayakları üzerinde durmak zorunda kalmamıştı. Hayat ufak tüfek ergen serzenişleri dışında, güllük gülistanlık ve daima güven içinde akmıştı onun için. Ne istediğini, kim olmak istediğini anlamak ve düşünmek için hiç bir nedeni olmamıştı. Böyle şeylerin insanın hamurunda olması veya içinden gelmesi gerektiği varsayılırdı çoğunlukla ama insan eğitilen bir varlıktı bazen hayatın yaşattıkları, bazen ailesi ile ama hata yapma ihtimali herkes için açıktı.

(devam edecek)

Yorum bırakın