Evdeki düşman – Bölüm 2

Yıllar böylece akıp gitti, iki kuzenin arasında herhangi bir bağ gelişmedi. Meltem zaten evdeki atmosferden bunaldığı için bir de merhum amcanın zavallı kızı ile uğraşmak istemiyordu. Sibel ara sıra bu evin ve düzenin içine girip çıkan biri olarak kalıyordu. Amcası ve yengesi geldiğinde onu kızlarından ayırmıyorlar, kızlarından görmedikleri nezaketi ve uyumu da onda gördükleri için yere göğe sığdıramıyorlardı. Meltem için, Sibel’in geldiği dönemler dikkatin ondan kaydığı en güzel dönemlerdi başlarda ama zamanla anne ve babasının ona olan bu aşırı ilgisi içten içe kızgınlık biriktirmeye başladı. Yine de yıllar içinde bunu ne Sibel’e ne ailesine, ne de kendine itiraf etti. Sibel anne babasızdı, çok terbiyeli ve uysaldı, çalışkandı. Meltem’in de görünürde hiç bir aşırılığı yoktu, babasının sözünden çıkmıyor ama yüzündeki ifadeyle memnuniyetsizliğini belli ediyordu. Annesini bazen izlediği sabah kuşakları ile boğası geliyordu ama tabi bu sadece zihninden gelip geçen bir düşünceydi. Evdeki her zamankiydi o, evin bir parçası gibi, annesiyle tek sohbeti dizi, kadın programlarını dinlemek, babası ile tek sohbeti izin almak, para istemekti. Okula gidiyordu, evin biricik sözde kızıydı. Yediği önünde yemediği arkasındaydı, annesine yeterince yardımcı olmuyordu, duydukları bunlardı. Sibel için geçici bir ortam olduğu için evin içindeki hallerin farkında bile vermiyor amcasına duyduğu minnetle gülümsüyor sonra kaçıp okuluna gidiyordu. Can arkadaşı Özlem’le içindekileri paylaşıyordu. Onun ailesi arkadaşı, Meltem’in ailesi ise dışarıdaki hayattı daha çok. Onun da yakın arkadaşları vardı ama aileleri aynı olduğundan her yere istedikleri gibi gidemiyorlar, evlerde buluşuyorlar, biraz kapı önü sohbeti ediyorlar. Farkında olmadan anneleri gibi başkalarının hayatlarını izleyip konuşuyor dedikodu ediyorlardı. Televizyonlarda gösterilenlerin farklı versiyonları her zaman hayatın içinde vardı zaten, olmasa da yakıştırıyorlardı bazen. Masum dedikodulardı bunlar. Erkeklerle çıkan kızlar, giydikleri, çıkardıkları, ergen kız kavgalarıydı onların da konuları. Okul yeterince malzeme üretiyordu zaten. Hepsi düzgün aile çocuklarıydı, ne çalışkan, ne de tembellerdi. O yaşa uygun kız grubuydular. Büyüklerine saygılı, aşırılığa gitmeyen, ailelerin sözünden çıkmayan çocuklar. Annelerinin ev işi beklemelerinden sıkılıyorlar, onlar da kendi dizilerini, sosyal medyalarını takip ediyorlar okuldan konu çıkmazsa bu kez onları konuşuyorlardı.

Sonunda lise bitti ve herkes iyi kötü bölümler kazanıp, başka okullara dağıldı. Bu kez başka şehirlerde gelmiş, farklı ailelerin, farklı çocukları ile arkadaşlık kurmaya başladı. Üniversite bu konuda çok zengin bir ortamdı, yurtta kalanlar, yurttan kaçıp erkek arkadaşı ile buluşanlar, dersten başka bir şey düşünmeyenler, havalılar, ailesini özleyenler, kurtuldum diye sevinenler. Ama Meltem’in üniversite arkadaşlıkları derinleşmeden başka bir şey oldu. Onu bir ahbap düğününde gören Kerem evleneceği kızı bulduğuna inanıyordu. Kimlerden olduğunu öğrenmesi ve ailesine anlatması uzun sürmedi. O da Meltem gibi aynı çevreden, varlıklı bir aileden geliyordu. Ailesi Meltem’i araştırmış, kızı da aileyi de çok beğenmişlerdi. İsteme kısa sürede gerçekleşti. Meltem’in hayatında ilk defa böyle bir şey oluyordu. Çocuk görür görmez onu beğenmiş hemen evlenmek istemişti. Onun yaşadığı hayatın içinde bir masaldı adeta. Meltem okulu bırakıp evlenmeyi kabul ettiğinde kimse itiraz etmedi. Annesi “Kısmet bu kızım.” demişti. Babası da damadı sevmişti. Genç adam Meltem’i gerçekten seviyordu.

Kerem gerçekten dünya iyisi bir adamdı, karısını yere göğe koyamıyor ona dizilerdeki gibi tatlı sürprizler yapıyor, elinden gelip, ailesinden gördüğünce nazik davranıyordu. Meltem için bir anda başlayan bu masal, hiç beklemediği şekilde güzel devam etti. Ne okulu bıraktığına, ne de ailesinden ayrıldığına zerre kadar üzülmemişti. Kıymetli, varlıklıydı, artık kendi evi, kendi düzeni vardı. Kocası ona deli gibi aşıktı. Bir genç kız başka ne isterdi ki?

Her şey evlilikten bir yıl sonra ikizlerin dünyaya gelmesi ile değişmeye başlayana kadar mutluluk içinde ve prensesler gibi yaşamaya devam etti.

Çocukların bakımı, gelen giden akrabalar, kayınvalide, evin düzeni derken Meltem kendini sürekli koştururken buluyordu. O güzelim hayat sanki bir anda elinden alınmış, ailesinin evinde şikayet ettiği her şeyi arar hale gelmişti. Kocası yine çok iyiydi, çocukları, karısını yere göğe konduramıyordu. Aşkında eksilme değil fazlalaşma olmuştu ve harika bir baba olacağı daha bebekler doğar doğmaz anlaşıldı. Görünürde her şey yolundaydı, iki aile ikiz torunlara deli oluyor, özledik deyip çıkıp geliyorlardı. Kerem çalıştığı için ancak akşama geliyor, akşama kadar evde televizyon açılıyor, kaçıp kurtulduğunu sandığı o ses ve hikayeler evin içinde yankılanıp duruyordu. İki dünür bir yandan torunlara bakıyor bir yandan onları izleyip, konuşup duruyorlardı. Nasıl insanlardı bunlar, Allah esirgesindi. Her şey çok bozulmuştu. Bu torunları bunlardan nasıl koruyacaklardı. Çok şükür ki aklı başında ailelerdi, etraflarında da böylesi yoktu fazla ama bozuluyordu her şey. İnsanlar bunları seyrede seyrede bozuluyordu zaten. İbret alayım demiyorlar, özeniyorlardı. Dünyanın çivisi çıkmıştı, akıl alır gibi değildi yaşananlar. Ne ahlak kalmıştı, ne Allah korkusu. Bu dizilerle bu yayınları gördükçe gençler yoldan çıkıyordu resmen.

Meltem evin içinde iki dünür ve iki bebeğin arasında sıkışıp kalmıştı. Akşam da babalar geliyor, sofralar kuruluyor, televizyon yine açık haberler izleniyor, sonra dizilere geçiliyordu. Allah var yemekleri de yapıyorlar, bebeklere de bakıyorlardı anneler. Ondan hizmet beklemiyorlar, iki bebeğin aynı anda büyümesinin nasıl zor olduğunu anlıyorlardı. İki dünür anlaşırken torunları da bakıcıya bırakacak halleri yoktu. Çok küçüklerdi yoksa alır giderlerdi ama evlerinde kalmaları şimdilik daha uygundu. Dünya tatlısıydı onlar. Torun gerçekten başka şeydi. İnsan yaşamadan anlamıyordu. Anneler Meltemlerde olunca bebek görmeye gelen giden de kesilmiyordu. Hediyeler, altınlar, çaylar börekler, şenlik şenlik içinde.

Kimse Meltem’in boğulduğunu görmüyordu, maalesef saadet bir yıl sürebilmişti. Daha şimdiden okulu bırakıp, evlendiğine pişmandı. Kilo almıştı, çirkinleşmişti. Kusmuk, kaka kokusu evi sarmıştı. Sürekli ses, sürekli hareket.

Sibel o sırada üniversiteyi bitirmeye yaklaşıyordu. Amcasının desteğiyle okulunu başarıyla sürdürmüş, kendi ayakları üzerinde durmaya kararlı bir genç kadın olmuştu. Üniversitede tanıştığı bir gençle ciddi bir ilişkiye de başlamıştı. Kuzeninin evlenip, bebek sahibi olmasına sevinmişti ama aralarında bir kaynaşma olmadığından misafir gibi gelip gidiyordu arada bir. İyi de bir bölüm kazanmıştı aman Maşallahtı. Anasız, babasız kalmıştı ama çok akıllıydı, ayakları üzerinde duruyordu. Evleneceği çocuk da iyi bir aileden geliyordu. Sibel konuyu önce amcasına açmıştı. “Laf olmasın diye önce sana söylemek istedim.” demişti. Ya nasıl düşünceli nasıl naif bir kızdı. Vefalıydı, saygılıydı. Amcası çocuğu araştırmış. Hakkında kötü bir şey duymayınca. “Eğer sen istiyorsan tanışalım.” demişti.

Çok şükürdü iki kız da başlarını önlerine eğdirmemiş, bu televizyonlardaki, dizilerdeki gibi olmamışlardı. Şimdi bir düğünleri daha vardı işte. İki dünür bu sefer akşama kadar bunu konuşur olmuşlardı. Kızın annesi başında değildi haliyle Safiye hanım üstlenecekti bu rolü. Elimizde büyüdü emeğimiz çok diyordu ama Meltem içten içe “Kız zaten yatılı okuyordu, kendi kendine büyüdü” diyordu annesine. İşler iyice ciddiye binip eylemler başlayınca bu kez aklı başka çalışmaya başladı. E annesi çocuklara bakıyordu, bu kızın da yanında biri olması lazımdı, e o da zaten boğuluyordu evin içinde.

Safiye hanım gözleri dolarak karşıladı bu haberi, işte o Meltem sonunda büyümüş, evlenince sorumluluk sahibi bir kadın olmuştu. Annelik böyle yapıyordu işte insanı, aferindi. Kayınvalidesi de çok takdir etmişti. Ne büyük sevaptı kuzeni kardeşiydi onun.

“Sen yanında ol, biz çocuklara bakarız” dediler ikisi birden.

Tam o günlerde Sibel’in en yakın arkadaşı Özlem başka bir şehirde zor günler geçiriyordu. Üniversite bitmeden hamile kalmış, evlenmiş ama düşük tehlikesi yüzünden evden çıkamaz hale gelmişti. Yatılı okulda başlayan arkadaşlıkları yıllar içinde kardeşliğe dönüşmüştü. Şimdi sürekli görüntülü konuşarak birbirlerinin hayatından haberdar oluyorlardı. Bu dönemde en çok Özlem istiyordu arkadaşının yanında olmayı ama durumu izin vermiyordu ne yazık ki.

(devam edecek)

Yorum bırakın