Yazılarım

Beklenmedik yarınlara doğru (Bölüm 4)

O gece eve döndükten sonra annesini düşündü uzun uzun, Nurdal Hanım gibi güzel bir insanla tanışmak, ondan destek görmek çok güzeldi ama yine de bu mutluluğu annesiyle paylaşmayı çok isterdi. Kadıncağız hiç gün yüzü göremeden göçüp gitmişti bu dünyadan, tek tutar dalı biricik kızı Zuhal’iydi.

Babası onu köyden kaçırıp büyükşehire getirdiği için, ailesi onu hiç arayıp sormamıştı bir daha, Zuhal de büyükanne ve babasıyla, teyzeleri ve dayıları ile hiç tanışmamıştı. Babası sonradan kendi ailesi ile de kötü olunca birbirlerinden başka kimseleri kalmamıştı. Şimdi ikisi de gittikten sonra, Zuhal bu hayatta tek başınaydı.

“Daha yolun başındasın, kendine acıma sakın, hayat senin için güzel  şeyler hazırlar, yeter ki sen kendini kaybetmeden bildiğin yolda ilerle, amaçların için çalış.” demişti Nurdal Hanım bir kez. Kendini bildi bileli çalışıyordu aslında, ama bu yıla kadar bir türlü amaçlarına yaklaşamamıştı. Nurdal Hanım hayatına bir mucize gibi girdikten sonra hep hayatını kurtaracağı bir yol, hem de bir ömrü paylaşabileceği bir eş bulmuştu. Harun yarın dönecekti, iki gün bile onu görmemiş olmak özlemesine yetmişti. Neyse ki çabuk geçiyordu zaman. Gardolabın üzerine sakladığı annesinin fotoğrafını indirdi. Nurdal Hanıma anlattığı her şeyi, Harun’la birlikte yaşamaya başladıklarını da anlatarak annesine anlattı yeniden. Sonra fotoğrafa sarılıp uyudu, eskiden annesine sarılıp uyuduğu gibi.

Ertesi gün okula gittiğinde Harun’u göremedi, haftasonu ailesi ile beraber olduğu için arayıp rahatsız etmek istememişti, ama pazartesi dönerim dediği halde olmayınca meraklandı. Yine de beklemeye karar verdi, nasılsa bir şekilde haber alırdı ondan, belki de işleri uzamıştı.

Öğle yemeğinde Mehmet tek başına oturduğunu görünce, yüzündeki o alaycı ifadesi ile yanına geldi.

“Ne o, sevgilin olmadan yiyorsun bu gün?”

Cevap vermedi Zuhal, bu çocuğun alaycı tavırlarından yorulmuş olsa da, okul bitene kadar ona bulaşmamaya kararlıydı. Zuhal’in cevap vermediğini görünce devam etti Mehmet.

” Bence onu bu kadar başı boş bırakırsan, yakında avucunu yalarsın.”

“Harun  ailesi ile şehir dışına gitti.” dedi Zuhal başını kaldırmadan.

Kocaman bir kahkaha attı Mehmet, bütün yemekhane dönüp onlara baktı. Zuhal tam tepsisini alıp kalkacakken, “Sana öyle mi söyledi? Serpil’in kollarından ayrılamamış olmasın sakın.” diye devam etti kulağına eğilerek.

“Ne demek istiyorsun?” dedi hışımla oğlanın yüzüne bakıp.

“Bak kızım, Harun bütün haftasonunu Serpil ve arkadaşlarıyla teknede geçirdi, sen burada daha çok beklersin sevgililin dönecek diye. O seninle eğleniyor sadece daha anlayamadın mı?”

“Sana neden inanayım?”

“Çünkü Serpil’in abisi yakın arkadaşım ve haftasonu gelmem için bana  tekneden fotoğraflar yolladı, görmek ister misin?” diyerek cebinden telefonunu çıkardı ve bir fotoğraf gösterdi, gerçekten de Harun ve Serpil büyük bir grupla teknedeydiler ve Harun…

“Aman Allahım!” dedi kendini kontrol edemeyerek.

“Sana söylemiştim, başından beri anla diye seninle uğraşıyorum ama senin gözün ondan başkasını görmüyor.”

Mehmet’in son söylediklerini duymadı bile gözleri öylesine dolmuştu ki, yemekhanedeki insanlar görmesin diye hızla tepsisini bırakıp kendini bahçeye zor attı. Harun neden böyle bir şey yapmıştı? Gerçekten Mehmet’in söylediği gibi onunla eğleniyor muydu sadece, ama o yüzük, evlenme teklifi ve onlar birlikte olmuşlardı çoktan. Bir açıklaması olmalıydı, o resim belki de geçmişte çekilmiş bir resimdi, hemen kendisini bırakmamalıydı. Harun eninde sonunda dönecekti ve o zaman olan biteni anlayacaktı nasılsa.

Kafeye gitme saati gelene kadar okulun yakınındaki bir parka gidip oturdu biraz kafasını toplamaya ihtiyacı vardı. Tam kendini Mehmet’in onu kızdırmak için bir oyun oynamış olabileceğine  ikna ediyor, sonra fotoğraf gözün önüne gelince kendini kontrol edemeyip ağlamaya başlıyordu.

“Neredesin Harun?” dedi telefonuna bakarak.

Telefondaki saate takıldı gözü, oturuken vaktin nasıl geçtiğini anlayamamıştı, bir an  önce kafeye gitmesi gerekiyordu, hızlı adımlarla çıktı parktan. Tam köşeyi dönmüştü ki, karşıdan gelen genç adam omuzuna hızla vurup geçti yanından, toparlanmaya çalışırken farketti kolundan çantasını almıştı. Daha seslenmeye fırsat bulamadan duydu motorun sesini, yanından hızla geçti, Mehmet’di bu, adama yetişti, motoru sokağın ortasına devirip yakaladı, çantayı zorla elinden aldı ama tam yumruğunu savururken adam elinden kurtulup koşmaya başladı. Motor yolun ortasında trafiği aksattığı için, korna seslerine dönüp, gidip motoru kaldırdı ve aynı gürültüyle hareket edip yanına geldi ve çantayı ona uzattı. Her şey o kadar anlık olup bitmişti ki, Zuhal daha omuzunun acısını geçirmeye çalışıyordu.

“İyi misin?” dedi Mehmet.

“Kolumu oynatamıyorum galiba”

“Dur bir bakayım.”

Mehmet omuzuna uzanıp dirseğini tuttu, biraz hareket ettirince, Zuhal acıyla inledi.

“İstersen bir doktora gidelim, iyi görünmüyor” dedi Mehmet.

“Kafeye gitmem gerek mesaim başlamak üzere.”

“Bu kolla nasıl iş yapacaksın orada? Atla hadi önce kafeye gidip durumu anlatalım sonra da bir doktora götüreyim seni.”

Aylardır onunla alay edip aşağılayan bu adamın şimdi neden bu kadar iyi olduğunu anlayamamıştı Zuhal, daha bu öğlen onu allak bullak edecek bir zehir kusmuştu içine, ama omzu gerçekten acıyordu ve kafeye de geç kalmıştı. İtiraz etmeden bindi motorun arkasına. Mehmet kafeye ondan önce girip, müdürün odasına yürüdü doğrudan.

Sonra müdürle birlikte çıkıp onun yanına geldiler.

“Mehmet iyi arkadaşımdır, başına gelenleri anlattı, hadi siz gidin biz idare ederiz” dedi her zaman asıl suratlı olan müdür.

Aklı öylesine durmuştu ki bu gün, teşekkür edip kapıya yönelen Mehmet’şn arkasından yürüdü.

“Yevmiyenden kesmeyecekler korkma” dedi Mehmet yeniden motora binerken.

Omuzunda sadece bir ezilme vardı, bir kaç gün askıda tutup oynatmassa kolayca geçeceğini söyledi doktor. Bir kaç ağrı kesici verip isterse rapor yazabileceğini söyledi ama istemedi Zuhal, ne okulu ne de işlerini bir kaç günlüğüne de olsa bırakamazdı.

Hastaneden çıktıklarında, “Gerçekten iyi biri misin? Kötü biri misin anlayamıyorum ama bu gün yaptıkların için sana teşekkür borçluyum.” dedi Mehmet’e.

“Harun benden önce davranmasaydı, beni tanıman için bir fırsatın olabilirdi” dedi Mehmet.

Harun’un adını duyunca yine gözleri doldu. Saklamak istese de tutamadığı için ağlamaya başladı.

“Haydi gel biraz oturalım bir yerlerde, biraz kendine gel.” diyerek sağlam omuzuna elini koydu Mehmet bir dost gibi. Otele gitmesine daha vardı, bu kolla orada ne yapabileceğini bilmiyordu ama, tek başına sokaklarda dolanıp ağlayacaktı büyük ihtimalle Mehmet’i dinlemese bile. Motoru orada bırakıp hastanenin karşısındaki büyük parka yürüdüler.

“O fotoğraf gerçekten bu haftasonu mu çekildi?” diye sordu sesi titreyerek Mehmet’e.

“Bana inanmamakta haklısın, başından beri sana çok kötü davrandım ama inan bu kez kötülük olsun diye söylemiyorum. Harun zayıf karakterli biri, ailesi seninle birlikte olduğu için onu redetti, o yüzden senin evinde yaşamaya başladı. Babası sağken, Serpil’in babası ile çok iyi dosttular ve iki aile de onların evlenmesini bekledi hep, ama o seni seçti. Zaten Serpil’de evlenilecek kız değildi tabi ama, bir ara gerçekten onurlu bir davranış yaptığını düşündüm ama gördüğün gibi parasızlık ona zor geldi.”

Zuhal ikinci bir balyoz yemiş gibi hissediyordu şimdi.

“Sen bunları nereden biliyorsun?”

“Bu okuldaki öğrencilerin çoğu şehrin zengin ailelerinin çocukları ve bu aileler de birbirleriyle çeşitli sosyal ve iş ortamlarında daima bir arada olurlar ve çocukları da arkadaş olur, dolayısıyla laf hızlı döner.”

“Harun ailesinin onu redettiğinden bana hiç bahsetmedi.”

“Dedim ya, onurlu bir davranış gösterdiğini düşündüm, onların karşısına çıkıp, her şeyden vazgeçti ve seni seçti, ben de o zaman yolundan çekildim.”

“Yolundan çekildim de ne demek?”

“Daha okula geldiğin ilk gün beğenmiştim seni, tamam biraz kaba sabayım, konuşmayı yaklaşmayı pek bilmem, ama bunda da ihtiyacım olmuyor zaten. Harun’u karşıma alıp konuştum, o da bana bunları anlattı, ben de yolundan çekildim.”

“Yani sen?”

“Evet bak benim okulda bir imajım var, çevremde bilinen bir karakterim, sana olan tüm davranışlarımın altında yatan neden buydu, aslında çok da ileri gitmek istemiyordum ama bir kere başlayınca şova devam etmek gerekir, anlıyorsun ya.”

“Hayır hiç bir şey anlamıyorum, sizler nasıl insanlarsınız böyle?” diye bağırdı Zuhal bir anda ve kalktı Mehmet’in yanından.

“Senin sinirlerin çok bozuldu, istersen eve bırakayım biraz dinlen.”

“Ben kendim giderim.”

“Olmaz bana borçlusun bu gün, ben bırakacağım”

Harun’u götürmek zorunda kaldığı gibi Mehmet’i de mahalleye götürmek istemiyordu. Aslında artık hiç birini görmek, okula bile gitmek istemiyordu ama mecburdu. Nurdal Hanımın evi geldi aklına, Mehmet onu oratya bırakırsa evini de öğrenemezdi, şimdi birde onunla uğraşacak hali yoktu.

Motora bindiklerinde yolu Mehmet’e tarif etti, evin önüne geldiklerinde “Burası dur.” dedi sesini duyurmak için bağırarak.

“Burada mı oturuyorsun?” dedi Mehmet hayretini gizlemeyerek.

“Evet” dedi Zuhal, Mehmet’in böyle bir büyük evde oturmasına şaşırdığını düşünmüştü, ama şimdi ona açıkama yapmak istemiyordu.

“Yani sen burada mı yaşıyorsun?” dedi tekrar Mehmet o kadar şaşkın görünüyordu ki, tüm o fakir kız alaylarından sonra bir türlü inanamıyor olmalıydı yaşadığını söylediği eve.

“Evet dedim ya!” dedi sert bir şekilde.

“Ama burası benim evim!”

İstemsizce dönüp eve baktı Zuhal, “Senin evin mi?”

“Evet ben burada oturuyorum annemle, yoksa sen? Sen o kız mısını?”

Nurdal Hanım sürekli oğlundan bahsediyordu ama, oğlunun Mehmet olabileceği hiç aklına gelmemişti, evde hiç karşılaşmamışlardı zaten. Şimdi ikisi birden şok yaşıyorlardı. Bütün gün olanlardan sonra Zuhal’in beyni iyice durmuştu zaten.

“Sen Nurdal Hanım’ın oğlu musun?” diyebildi bir tek Zuhal.

“Ta kendisi” diyerek alnına kocaman bir şaplak indirdi Mehmet, “Annem senin bizim okulda olduğunu hiç söylemedi bana. İnanamıyorum! Yani biz aylardır seninle aynı evde mi yaşıyorduk”

Zuhal’in artık başı dönmeye başlamıştı, Mehmet yüzünden yiyemediği öğle yemeği ardıdan olanları artık bünyesi kaldırmıyordu, motorda midesi bulanmaya başlamıştı zaten bir anda yığılıp kaldı bahçe kapısının önünde, son anda yakaladı onu Mehmet.

Gözlerini açtığında yine bir hastanedeydi, Nurdal Hanım ve Mehmet başında duruyorlardı. Nurdal Hanım gözlerini açtığını görünce hemen yaklaşıp elini tuttu, “Kızım iyi misin?” dedi şefkatle.

“Ne oldu, neden buradayım?”

“Bayıldın” dedi Mehmet.

Hayal meyal evin önünde konuştuklarını hatırlardı.

“Mehmet bana her şeyi anlattı” dedi Nurdal Hanım aynı şefkatli sesiyle, şimdi yatağın yanına oturmuştu.

Mehmet’e baktı, her şeyden kastı aynı ev ve okulda oldukları mı, yoksa Harun ile olanlar mı emin olamadı.

“Herşeyi.” dedi Mehmet Zuhal’in yüzündeki ifadeyi görünce.

Nurdal Hanım’a zaten Harun’dan bahsetmişti bir kaç gün önce, ama aynı evde yaşadıklarını söylememişti, biraz utandı bu yüzden.

“Ama bize söylemediğin bir şey varmış” diye devam etti Mehmet.

“Mehmet!” diye uyardı, annesi onu.

Meraklı gözlerle baktı ikisine de Zuhal, daha ne duyacaktı acaba?

“Doktor bir bebek beklediğini söyledi” dedi Nurdal Hanım şefkatli sesiyle.

“Ne?” diyerek doğruluyordu ki omuzu sancıdı yeniden, bıraktı kendini.

“Bak Zuhalcim yaşadıkların çok zor anlıyorum, lütfen bana güvenmeye devam et, bütün bunları atlatman için hep yanında olacağım.”

Nurdal Hanım’ın bu iyilik dolu sözlerinden sonra hıçkırarak ağlamaya başladı Zuhal, bir bebek mi bekliyordu yani şimdi? Bütün bunlar neden başına gelmişti, tek istediği okulunu bitirip hayatını kırtarmaktı sadece.

“Birazdan buradan çıkacağız ve doğru bize gideceğiz, artık o evde yaşamana izin veremem, senin kendine ve o bebeğe iyi bakman gerek, gittiğin işleri de bırakmalısın, kafe işini Mehmet halledecek, oteli de ben arar konuşurum.”

“Ama..”

“Aması, maması yok, önce bir eve gidelim yeniden konuşuruz, son sınavlarına az kaldı zaten, bu mezuniyeti riske atamazsın ve bebeği de.”

“Harun aradı telefonundan” dedi Mehmet annesinin sözünü kesip.

“Mehmet!” dedi bir kez daha Nurdal Hanım.

“Ona Serpil ile teknede olduğunu bildiğini söyledim. Bir daha karşına çıkmaya yüzü olur mu bilmiyorum.”

“Mehmet dedim!”

“Ne var anne, hastanedeyiz işte, yaşayacağı tüm şokları bir kere de yaşasın kurtulsun işte!” diye gürledi Mehmet. “Halini görmüyor musun? Tam düzelecekken yeniden mi şoka girsin yani?”

Bir saat içinde hastane işlemlerini tamamlayıp eve döndüler, Nurdal Hanım bu kez aşağıdaki oda yerine kendi odalarının katında bulunan misafir odasına yatırdı onu. Hastaneden beri peşlerinden ayrılmayan oğlunu aşağı gönderip, Zuhal’in yanına oturdu.

“Bak kızım, yaşadığın hiç bir şey için seni yargılamadığımızı bilmeni isterim. Mehmet ile de uzun uzun konuştuk, senin hakkında ona söylemediklerim için bana çok kızgındı, ama ben onun okulda sana karşı bir şeyler hissettiğini bilmiyordum tabi, sadece huyunu bildiğimden, seni kırmasın diye uzak tutmaya çalıştım ve aynı okula gittiğinizi bile sakladım ondan. Ama bu gün bana olanları anlattığında anladım ki, aslında hata yapmışım sanırım. Başından beri sizi tanıştırmış olsaydım belki de Harun hayatına hiç girmemiş olacaktı. Her neyse bunlar artık geçmişte kaldı. Şimdi ortada bir bebek var, bu bebeği sahipsiz bırakamayız öyle değil mi?”

“Ben daha kendime bakamıyorum, ona nasıl bakacağım?” diye hıçkırdı Zuhal.

“Ona sen tek başına bakmayacaksın, bak kızım oğlum seni gerçekten seviyor, ben onu tanırım, bu basit bir hoşlanma değil ve eğer sen de kabul edersen, bu bebeği de kabul edecek.”

“Hayır!”

“Dinle beni, benim seni ne kadar sevdiğimi göstermem için başka bir şey yapmama gerek yok sanırım. Bebek henüz çok yeni, eğer Mehmet ile evlenirsen, kimse onun Harun’dan olabileceğini düşünmez. İkinizin de hayatı kurtulur ve eminim oğlum da seninle çok mutlu olur. Seni zorlamıyorum ama biraz düşün lütfen olur mu? Sen artık benim kızımsın.” diyerek Zuhal’i alnından öptü ve odanın kapısını kapatarak çıktı.

Zuhal o kadar yorgundu ki beyni hiç bir şey düşünecek durumda değildi, sadece gözyaşlarına hakim olamıyor, bedeninde sürekli bir titreme hissediyordu. Bir süre sonra yorgunluğa yenik düşüp uykuya daldı.

Uyandığında dışarısı aydınlıktı, başı o kadar ağrıyordu ki yastıkta çevirmekte bile zorlanıyordu. Telefonunun komodinin üzerinde olduğunu görünce uzanıp aldı, saat sabahın yedisiydi, demek ki bütün gece uyumuştu. Omuzundaki sancı biraz azalmış gibi olsa da hala ağrıyordu. Birden bebek aklına geldi ve elini karnına götürdü. Telefonun son aramalarına baktı, Harun en son dün akşamüzeri aramıştı bu Mehmet’in bahsettiği arama olmalıydı, mesaj var mı diye mesajarına baktı yoktu.

Bunca zamandır ona nasıl güvendiğini düşündü, yine gözlerinden yaşlar indi. Harun öylesine nazik, öylesine iyi davranmıştı ki ona ve öylesine anlamıştı ki, ilk kez kendini bu kadar değerli hissetmişti. Parmağındaki yüzüğe takıldı gözü, hırsla çıkarıp fırlattı kapıya doğru. Tam o sırada girdi Mehmet içeri, “Kapıyı vurdum ama duymadın, uyuyor musun diye bakayım dedim” dedi mahçup bir gülümsemeyle.

Eğilip yüzüğü yerden aldı ve yatağın yanındaki koltuğa oturdu, gözlerini elindeki yüzükten ayırmadan, “Biliyor musun, bu tür şeylerin yani yüzük, evlilik falan işte, hep belediyenin saçma kayıtlar için zorladığı şeyler olduğunu düşünürdüm. Yani iki insan birbirini seviyorsa bunu belediye kayıtlarına geçirip, otuz milyon prosedüre ne gerek var, ilan etmek için belediye onayına niye ihtiyaç duyalım? Bilirsin? Yani saçma geliyordu bana, ama bir çocuğun varlığı iki insanın birbirine duyduğu sevginin belediye onayına sunmadığında neler yapayabileceğini düşündüm sonra. Yani aslında dün düşündüm bunu. Ben de babasız büyüdüm biliyorsun, sen de öyle. Seni daha fazla üzmek için söylemiyorum tabi bunları.”

Zuhal’in yüzüne baktı dikkatlice gözlerini yüzükten ayırıp, “Ağlamıyorsun değil mi?”

Hayır anlamında başını salladı Zuhal.

“Neyse işte, yani annemin seninle konuştuğunu biliyorum, o hep ben hayatıma müdahale eder, anne işte, ne yapacaksın, ben pek onun gibi olamadım ama, her zaman ona hayran oldum, onun gibi biri ile karşılamayı umdum yani. Tabi böyle olmasını hayal etmemiştim ama şartların önemi yok, sonunda onun gibi birini buldum.Anlarsın, yani ben belediyeye de razıyım. Düşündüm evet gerekiyor sanırım böyle bir şey. Tabi iki insanın birbirini sevmesi lazım. Sen bilmiyorum beni sevebilir misin?”

Mehmet’in yüzünde öyle masum bir ifade vardı ki tüm bunları söylerken, elinde olmadan gülümsedi Zuhal. Sonra Harun’a da böyle kandığını düşünüp toparlandı hemen. Zuhal’in yüzünden gelip geçen gülümsemenin ardından yerleşen ciddiyeti görünce, devam edemedi Mehmet. Yüzüğü komodinin üzerine bırakıp kalktı koltuktan.

“Ben aslında kahvaltı hazır gelebilecek misin demeye gelmiştim.” dedi kapıya yürürken, kıyafetlerin koltuğun üzerinde, dedi sonra dönüp. Annem gelemesse zorlama dedi.” diyerek gülümsedi ve çıktı kapıdan.

(devam edecek)

———-

Gerçek sevgiyi öğreten ilham kaynaklarım ❤

Gülseren Kılınç


unnamed

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s